İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Fütüvveti Hatırlamak

Bu yazıda, yayın çizgimizin ve duruşumuzun merkezinde yer alan son derece hayati bir meseleye girizgâh yapıyoruz. Sitemizin kuruluş niyetinin Türkiye merkezli düşünmek ve dünyaya Türkiye’nin otantik kimlik birikimiyle bakmak olduğunu daha önce belirtmiştik. Bu coğrafyada var olan farklı ve parçalı unsurları bir çatı altında eriterek kurucu bir düzene (nomos) dönüştüren güç İslam’dır.

İslam’ı bu topraklarda var kılan, yaşatan; avamdan havassa kültürü ve sosyal yapıları inşa eden ana damar ise hiç şüphesiz tasavvuftur. Tasavvuf bugün kendi içinde çeşitli yıpranmalar ve sorunlu yapılar barındırsa da elimizdeki en büyük düşünme ve yaşama biçimlerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir. Türk kültürünü derinden şekillendirmiş, gündelik hayatın kılcallarına kadar sirayet etmiştir. Bu birikim, hâlâ önümüzde büyük bir imkân olarak durmaktadır.

Ne var ki tasavvufun asıl gücü yalnızca bireyin iç dünyasında, nefis terbiyesinde ve mistik tecrübede aranırsa eksik kalır. Çünkü bu iç arınmanın toplumsal bir karşılığı vardı: Anadolu’yu gerçek anlamda anlamak için merceği Fütüvvet kavramına çevirmek gerekir.

Fütüvvet, ilk dönemlerde tasavvufla neredeyse özdeş görülmüş, aynı kaynaktan beslenmiştir. Ancak tasavvuf zamanla bireysel ve tekke-merkezli bir mistisizme doğru evrilirken, fütüvvet bu iç arınmayı kamusal alana taşıyan kurumsal-ahlaki bir yapı olarak kalmıştır: çarşıda ahi, savaşta alperen, tekkede şeyh olarak tezahür etmiştir. Fütüvvet, melamet geleneğinin kendini gizleyen, gösterişten kaçınan tavrını harmanlayarak topluma sirayet etmiş ve bugün “Anadolu İrfanı” dediğimiz o kendine has bilgelik biçimini kurmuştur.

Gelinen noktada ise o ilk dönemin toplumsal ve mekânsal inşa gücü olan, Anadolu’yu fetihten çok iskân ve imarla Türkleştiren “kolonizatör dervişlerden” bugün eser kalmamıştır. Süreç içinde tasavvuf fütüvvetin önüne geçmiş; fütüvvetin temsil ettiği ahilik, esnaf teşkilatları ve alperenlik gibi kurumların siyasi iktidarla ve toplumsal düzenle kurduğu o diri, mücadeleci ilişki zamanla sönümlenmiştir. Günümüzde varlığını sürdüren tasavvufi yapılar ise bu fütüvvet mirasını ancak kısmen ve çoğunlukla şeklen taşıyabilmektedir.

Yine de bu mirasın izini sürmek için tekkelerin dışına, gündelik hayatın içine bakmak gerekir. Türkiye’nin bugün hâlâ itici gücünün muhafazakâr, orta ve alt sınıf esnaf olması; ülkenin başına gelen türlü doğal ve doğal olmayan badireler karşısında “otantik inisiyatif” gösteren yapıların büyük ölçüde İslamcı, dindar, muhafazakâr çevrelerden çıkması bir tesadüf değildir. Bu, görünürdeki tasavvufi dilin altında hâlâ nabız gibi atan fütüvvet ruhunun bir işaretidir.

Oysa bugün ihtiyacımız olan şey, yalnızca içe çekilen, bireysel huzur arayan bir mistisizm değil; fütüvvetin dünyayı, şehri ve insanı yeniden imar eden eylem ahlakıdır. Bu, ahilikte cisimleşen üretim ve alışveriş ahlakından, alperenlikte cisimleşen sınır ve mücadele bilincinden beslenen; bugünün diliyle söylersek şehir, ekonomi ve toplumsal örgütlenmeye dair somut bir sorumluluk fikridir.

Yorumlar kapatıldı.