İnsan zihni, dış dünyayı kaotik bir veri yığınından kurtarıp düzenli bir yapıya kavuşturmak için doğuştan gelen veya sonradan kazanılan bilişsel şemalarla hareket eder. Bu şemalar, dünyayı anlamada ve anlamlandırmada sıkça kullanılır. Örneğin insanlar; “biz” ve “onlar”, “katı” ve “sıvı”, “doğal” ve “yapay” gibi keskin ikilikler (dikotomiler) üzerinden bir okuma eğilimine sahiptir. Ancak bu okuma biçimi, toplumsal gerçekliğin karmaşıklığını basitleştirmekle kalmaz, aynı zamanda kimliklerin nasıl inşa edildiğini de gözler önüne serer.
Toplumsal gerçekliğe dair önümüze sunulan veriler, genellikle tarafsız ve nesnel gerçeklikler olarak kabul edilir. Oysa sosyal bilimlerde veriler, doğada kendi başına bulunan nesneler değildir; araştırmacının zihnindeki kavramsal çerçeveler ve sorduğu sorular aracılığıyla “doğurtulur”. Örneğin, Avrupa’da yapılan ve Türkiye’nin soy dayanışması konusunda en alt sıralarda yer aldığını gösteren bir araştırma ele alındığında, bu veri tek başına bir anlam ifade etmez. “Yardımsever” ve “misafirperver” olarak tanımlanan bir toplumun, neden akrabalarına güvenmediği sorusu, verinin altındaki kavramsal inşayı sorgulamayı zorunlu kılar. Bir kavramın veya sorunun araştırmacı tarafından nasıl kurgulandığı ile muhatabı tarafından nasıl anlaşıldığı arasındaki fark, verinin kendisini bir yorumlama nesnesine dönüştürür.
Bu durum sadece sosyal bilimlerde geçerli değildir; doğa bilimlerinde de benzer bir süreç işler. Mikroskop altında bir nesneyi “elektron” olarak tanımlayabilmek için önceden bir madde teorisine sahip olmak gerekir; aynı şekilde fizik kurallarından bahsedebilmek için bir fizik teorisinin varlığını ve bu teorinin getirdiği soyutlamayı bilmek şarttır. Modern bilim, somutluklar üzerinden değil, kavramsal inşalar ve soyutlamalar üzerinden ilerler. Dolayısıyla toplumsal olaylara bakarken aceleci peşin hükümlerden ziyade, çok boyutlu bir bakış açısını ve epistemolojik bir bilme halini korumak daha sağlıklı bir anlama yöntemidir.
Toplumsal algımızdaki “asabi” ve “sakin” gibi insani durumlar, yalnızca bireysel mizaç özelliklerini göstermez, bir ayrıma işaret eder. Özellikle bu tipolojiler belli durumlara özgü kalmayıp genel bir ruh halini yansıtacak şekilde genellendiğinde, arkalarında coğrafi ve kültürel bir hiyerarşinin yattığını unutmamak gerekir. Örneğin Avrupa’nın kuzeybatısındaki insanları gözlemlerseniz, onlar için sıklıkla “donuk” veya “soğuk” gibi, mesafeli bir yapıya işaret eden sıfatların kullanıldığını duyarsınız. Bu açıdan Akdeniz kültürü; hisler, tutku, doğrudanlık ve zaman zaman kaosla özdeşleştirilirken; Kuzeyli veya Batılı kültürler rasyonellik, disiplin, mesafe ve bir tür “renksizlik” ile tanımlanır. Bu bağlamda iddia edilen hiyerarşi ile görülen tablo birbirini destekler niteliktedir; disiplin ve ciddiyet rasyonelliği çağrıştırır. Burada “renksiz ve donuk” olarak kodlanan figür, aslında rasyonel sistemin içinde duygularını paranteze almış disiplinli bireydir. İnsanların zihninde kodlanan ve bir yargıya dönüşen ayrımlar, beğeniler zamanla iddia ettikleri nesnenin nesnelliğini yitirmesine ve öznenin tasavvuruna yapışmış yapısal ikilikler olduğu anlaşılabilir.
Bu ikilik bağlamında, örneğin Brezilya’daki Nambikwara yerlilerinin akrabalık ilişkileri ile bir zamanlar Anadolu’da görülen evlilik ritüelleri, akraba bağları ve gündelik yaşam pratikleri arasında, Anadolu insanının “sıcakkanlılığına” atıfla bir yakınlık kurulabilir. Ancak bu durum sadece basit bir benzerlik veya şahsi gözlemlerin genelleştirilmesiyle oluşan bir tipleştirme olarak okunmamalıdır. Zira bu tür indirgemeci bakış açılarına göre başarı dahi, sistemli bir çalışmadan ziyade yalnızca “duygularla ve tutkuyla” elde edilen bir şey olarak kodlanır. Halbuki gündelik yaşamın içinde var olan birçok yapısal faktör; insanların aile kurmasında, geçimini sağlamasında ve hatta inançlarını şekillendirmesinde etkilidir. Claude Lévi-Strauss’un yapısalcı antropoloji yaklaşımında da insanların yaşadıkları coğrafyadaki yaşamsal aktivitelerin, onların inanç ritüellerinin sıklığını ve hatta içeriğini şekillendirdiği savunulur. Bu yargıyı bir adım öne taşırsak; insanların yaşadığı dönemsel ve coğrafi şartların sürekliliği; düşüncelerinde, mizaçlarında, kılık kıyafetlerinde, yönetim anlayışlarında, kısacası hayati olan her alanda biçimlendirici bir role sahiptir.
Kültürel ikiliklerin bir diğer boyutu, “sistem” ve “kaos” arasındaki karşıtlıktır. Kendi toplumunu “sıcak ama düzensiz” olarak kodlayan birey, Batı’yı “soğuk ama sistemli” bir disiplin merkezi olarak görme eğilimindedir. Bir devletin ekonomik istikrarını “rasyonel sisteme”, ülkedeki yıllık intihar vakalarını ise “postmodern dönemin anlam kaybı ve hiçlik çağına” bağlamak bu anlayışın ürünüdür. Benzer şekilde bir başka bakış açısı, bir ülkenin refah seviyesinde açık ara önde olmasını rasyonel disipline değil, sömürgeci (kolonyal) bir politikanın sonucuna bağlayabilir; böylece iddia edilen disiplin, adalet ve rasyonalite gibi kavramların yerini zulüm, sömürge ve istila gibi gerçeklikler alır. Dolayısıyla bu şemalar, zamanla bir tür etnosantrizme (kültürel fanatizme) veya tam aksine kendini aşağı görme eğilimine dönüşebilir. Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde sıkça kullanılan “AB Çıpası” kavramı, bu anlayışın siyasi bir tezahürüdür. Kendi başımıza dönüşemeyeceğimiz ve ancak Batılı, rasyonel bir “çıpa” sayesinde disipline edilebileceğimiz inancı… Bu şemada Batı “medeni disiplini”, Doğu veya Akdeniz ise “doğal kaosu” temsil eder.
Bu bilişsel şemalar toplumsal sınıflar arasındaki ilişkileri de belirler. Alt sınıflar, üst sınıfların kurallara, usule ve adab-ı muaşerete dayalı yaşam biçimini “yapmacık” olarak nitelendirir. Onlara göre samimiyet, hiçbir kurala bağlı kalmadan “doğal” davranmaktır; buna örnek olarak yer sofrasında yemek yemek, ekmekle tabağın dibini sıyırmak veya çatal-kaşık kullanmadan elle yemek gibi “yemek adabı” ve “beğeni” ritüelleri arasındaki farklılıklar gösterilebilir. Ancak üst sınıf nezdinde bu “doğallık”; kültürden ve medeniyetten yoksunluk, hatta “avamlık” olarak algılanır. Üst sınıf için kültürlü olmak, belirli bir mesafeyi ve kurallar dizisini takip etmeyi (ilişkinin soğuk tarafını) gerektirirken; alt sınıf için bu mesafe, bir “sıcaklık” ve “samimiyet” eksikliğidir.
İkilikler dünyasında cinsiyet rolleri de bu şemalara göre dağıtılmıştır. Geleneksel kabullere göre “sıcak” taraf; kontrol edilemeyen hisleri, tutkuyu ve irrasyonelliği temsil ettiği için kadınla özdeşleştirilir. “Soğuk” taraf ise rasyonelliği, mesafeyi, yönetmeyi ve siyaseti temsil ederek erkekle ilişkilendirilir. Ancak bu durum biyolojik bir gerçeklikten ziyade, toplumun ve siyasetin erkek egemen yapısı tarafından üretilen ve yeniden üretilen bir inşadır. Gerçek hayatta, kilit ve rasyonel kararların sıkça kadınlar tarafından verilmesi veya erkeklerin rasyonel görünme baskısı altında duygularını bastırmak zorunda kalması, bu şemaların pratikle her zaman örtüşmediğini gösterir.
Nihayetinde tüm bu dikotomiler (Akdenizli-Kuzeyli, Sıcak-Soğuk, Doğal-Kültürel), bireylerin kimliklerini bir “öteki”üzerinden tanımlamasına hizmet eder. Kendini “sıcakkanlı” olarak tanımlayan bir grup, aslında “soğuk ve duygu dışı” bir öteki kurgulayarak kendi varlığını tescil eder. Bu bilişsel şemalar dünyayı basitleştirerek anlamamızı sağlasa da toplumsal gerçeklik her zaman bu basitleştirmelerin çok ötesinde bir karmaşıklığa sahiptir.
Ancak şunu da belirtmekte fayda var: İnsanın toplumsal uzam içinde, tarih boyunca, başta cinsiyet rolleri olmak üzere yaşamın her alanında kendini “var” kılabilmesi için bir öteki yaratması adeta kaçınılmazdır. Çünkü “öteki”nin özellikleri, meziyetleri ve ayrımları olmaksızın, homojen bir kimliğin kendini tamamlaması ya da aidiyet duygularının kökleşmesi mümkün değildir. Kısacası, “kötü” tarif edilmeden ve bilinmeden “iyi”nin ne olduğu anlaşılamaz. Erkeğe atfedilen özelliklerin kadınla ayrıştığı noktalar (ki bu özelliklerin günümüzde tek tipleştirmeye çalışılmakta) salt fizyolojik nitelikte değildir. Bu ikilik içinde fizyolojinin getirdiği avantaj ve dezavantajlar muhakkak mevcuttur; fakat toplumsal ve erkek egemen yapının inşa edici etkisi çok daha belirgindir. Yine de unutmamak gerekir ki, bu iki cinsi hem birbirinden ayrıştıran hem de bir bütünün vazgeçilmez parçaları kılan şey, aralarındaki bu yapısal farklar ve karşılıklı “öteki” tanımlamalarıdır.
Montesquieu’nun iklim teorisinden modern sosyolojik “habitus” kavramına kadar pek çok kuram, bu yapısal inşaları ve ayrımları anlamlandırmaya çalışmıştır. Dünyayı bu keskin ayrımlar arasından okumak yerine, meselelere daha mütevazı ve meraklı bir bilme iradesiyle yaklaşmak, bizi toplumsal beğenilerin ve ezberlerin ötesine taşıyacaktır.
FAYDALANILAN LİTERATÜR
BOURDIEU, Pierre. Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine, çev. Hülya Uğur Tanrıöver, İstanbul: İletişim Yayınları, 2006.
LÉVI-STRAUSS, Claude. Yapısal Antropoloji, çev. Adnan Kahiloğulları, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2012.
MONTESQUIEU, Charles de Secondat. Kanunların Ruhu Üzerine, çev. Berna Günen, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.
SAID, Edward W. Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna Üner, İstanbul: Metis Yayınları, 2010.
CONNELL, Raewyn. Toplumsal Cinsiyet ve İktidar: Toplum, Kişi ve Cinsel Politika, çev. Cenk Özbay, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2016.







Yorumlar kapatıldı.