İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kayıp Halka: Gelenekselciliğin Siyasi Ayağı Nerede?

Gelenekselcilik yahut tradisyonalizm denilince meseleye vakıf olan entellektüellerin aklına gelen meseleler bellidir. Tarih boyunca çeşitli medeniyetler etrafında gelişmiş aşkın bir hikmete (gnosis) ulaşma, kadim medeniyetlere ait değerleri aktüel hayatta canlı tutma ve moderniteye mukavemet etme tavrı bunların başlıca örneklerindendir.

Rene Guenon

Bu yazının amacı, gelenekselci isim ve okulların geniş bir özetini sunmak değil, bu sebeple çok kısa değiniler yaparak ve zaten bilindiklerini farz ederek ilerleyeceğim. Yukarıda kısaca zikrettiğim, gelenekselciliğin en çok akla gelen tanımının dış dünyanın gerçekliğine karşı tavırları üzerinden iki kola bölünmesi mümkündür: tek bir gelenek kanonunu istikrarlı şekilde izleyen, Guenon ve yetiştirdiği/benzeştiği isimler etrafında gelişen inanç damarı güçlü, mistik, tefekkür ve tedebbür yanı önplanda olan aşkın gelenekselcilik ve pek çok geleneğin ortak değer ve motiflerinden beslenen, okült karakter de taşıyan, Evola çevresinde gelişen ve dış dünyanın gerçekliğine karşı aristokrat ruhlu bir isyanı önplana çıkartan savaşçı gelenekselcilik. Tasavvuf üzerinden gelişen ve Seyyid Hüseyin Nasr ve Martin Lings gibilerin dahil olduğu çizgi de Guenon kanadının uzantısı olarak görülebilir.

Bu katara, sonradan peyda olan bir başka eğilimi de eklemek mümkün: Dugin ve avanesi etrafında bu iki koldan ve farklı batılı kültürel referanslardan hareketle gelişen, metapolitika ve strateji odaklı yeni gelenekselci (neo traditionalist) hareket. Evola’nın isyan ve savaşçılık teması üzerinden açtığı aşkın gelenek ve siyasi-sosyal arena arasındaki köprü, Dugin’in çizdiği eklektik yol ile tamamen siyasi bir fikir hareketi boyutu kazanmıştır.

Tüm bu pratikleri müşterek bir ezoterik-okült aydınlanma ve asli/ezeli (primordial) gelenek parantezinde toplamak mümkün. Fakat asıl sorun burada yatıyor naçiz kanaatimce. Bu düşünce ile bir sorunum yok elbette, fakat ezeli ezoterik gelenek esaslı gelenekselcilik, “gelenekselcilik” teriminin telif hakkını almış durumda büyük oranda. Bu ışıltılı gelenekselcilik kadar konuşulmayan, fakat metapolitika üretme noktasında yararı kuşkusuz olan, siyasi bir gelenekçilik bir zamanlar özellikle Kıta Avrupası ve onun siyasi ard alanında geçerliydi ve gelenekselcilik ifadesinin modern çağda tekabül ettiği ilk mana da buydu.

Julius Evola

Söz konusu siyasi gelenekselcilik hareketlerinin karakteri üzerinde de durmak gerekir. Çoğunlukla geç 18. yüzyıl ve 19. yüzyıl boyunca etkin olan bu akımların en erken atası olarak İngiltere’deki 1688 “Şanlı” Devrimi’ne karşı ortaya çıkan Jacobite hareketi zikredilebilir. Fakat Şanlı Devrim daha çok protestan bir ülkede katolik bir kralın (II. James) mutlakiyetçilik pratiği uygulamasını durdurma çabasına matuftu ve Jacobite hareketi de karşı-devrimci bir pratikle durumu tersine döndürmek istiyordu. Mezhebi temelli bu anlaşmazlıkta korunacak yahut sürdürülecek siyasi pratik bütünü olarak geleneğin rolü zayıftı, dinin ağırlıklı rolünün ve kralın mutlak yetkisinin korunması esastı.

1796’da Fransız İhtilali’ne karşı İtalya’nın Vandea bölgesinde başlayan Ancien Régime (Kadim Düzen) yanlısı halk ayaklanması ve 1799 Sanfedisti hareketi ise bu türden bir siyasi gelenek idealinin Ancien Régime özelinde tebellür ettiği örneklerdi. 1799’da Güney İtalya’da Fransız İhtilali ile oluşan Jakoben rejimine karşı direniş ve karşıdevrim amacıyla vücut bulan Sanfedisti (Kutsal İnanççılar) hareketi de hareketi daha kuvvetli bir fikri temele sahipti, Kardinal Fabrizio Ruffo liderliğinde toplanan Napoli halkı öncelikli olarak Fransız İhtilali ve Fransa yanlısı Napoli Cumhuriyeti’ne karşı Sicilyateyn Kralı I. Ferdinand’ı başa getirerek monarşiyi geri getirmekti. İkincil hedef ise Fransız orduları tarafından işgal edilen topraklarda yeni ve ihtilalci Birinci Fransız Cumhuriyeti’nin uydusu olarak kurulan İtalya’daki “kardeş” cumhuriyetleri (républiques sœurs) bertaraf etmekti. “Liberalizm” karşıtlığı, Fransız İhtilali’nin temsil ettiği fikirlerin reddi ve kadim hayat tarzının sürdürülmesi gibi fikirler bu harekette çok daha güçlüydü.

Siyasi gelenekselciliğin tetikleyicisi Fransız İhtilali olsa da 19. asra gelindiğinde meşrutiyetçiliğin yaygınlaşması, çığırın sürmesini sağlamıştır. Siyasi gelenekselciliği dört başı mamur bir “gelenek” corpusunun müdafaası haline sokarak taçlandıran ideoloji ise Karlizm olmuştur. İspanya’da dinin siyasi alandan tasfiyesi, merkezi devlet inşası, meşrutiyetçilik, İspanya’nın çeşitli etnik grup ve bölgelerine hakim olan mahalli kanunların (fuero) ilga edilmesi üzerine bir de kadim veraset kanunları (Sallus Kanunu) çiğnenerek Borbón Hanedanı taht varisi Don Carlos de Borbón yerine II. Isabel’in tahta çıkartılması bardağı taşırmış, Bask ve İspanyol gönüllüler Katolik inancı, kadim kanunlar ve siyasi gelenekler uğruna üç ayrı iç savaş vermişti. “Dios, Patria, Rey!” (Rab, Vatan, Kral!) sloganı ile yola çıkan Karlistler bu savaşları kazanamasalar da siyasi gelenekselciliğin en değer ve somut gelenek odaklı, tutarlı ve sebatkar versiyonunu ortaya koydular. Benzer bir süreçten geçen komşuları Portekiz’de liberal eğilimli babasını tahttan indiren, mutlakiyetçi ve gelenekselci lakaplarıyla bilinen I. Miguel’in (o absolutista, o tradicionalista) takipçileri bu sebatı gösterememiş, Miguel’in siyasi hezimeti ile Miguelizm hareketi sona ermişti. Karlizm’in bir benzeri olarak Arjantin’de merkezi devlet inşası, dini kaide ve pratiklerin siyaset sahnesinden çıkartılması ve mahalli kanunların lağvedilmesi gibi faktörlerin etkisiyle Juan Manuel de Rosas liderliğinde ortaya çıkan Arjantin federalizmi de bu çığırın uzantısı sayılabilir.

20. yüzyıla geçildiğinde ise özellikle “küresel güney”de bu kez devletin militan ateizm ve din düşmanlığı politikasının itici güç haline geldiği görülür, bu bağlamda Meksika’da vücuda gelen Cristero (Mesihçilik) ve Sinarşizm (modernitenin kaotik anarşisinin zıddı olarak dinin sosyal hayata getirdiği uyum) hareketleri zikredilebilir.

Don Carlos de Borbón

Kendi çalışma alanımın verdiği birikimin de etkisiyle örnekleri daha çok İspanyolca konuşan dünyadan getirmiş olsam da siyasi gelenekçilik fikrinin dünyanın başka köşelerinde de aksiyona dökülmüş hallerinin bulunması mümkündür. Fakat günümüzde bakıldığında ezoterik gelenekselcilikten siyasi muhtevalı yeni gelenekselciliğe geçerken bu pratik bütününün üzerinde yeterince durulmadığı, siyasi gelenekselciliğin bir “kayıp halka” olduğu kanaatindeyim. Nitekim erken örneklerinde bu damar zayıf olsa da, siyasi gelenekselci hareketlerde gelenek ve değer/norm odaklı tavrın giderek güçlendiğini görmekteyiz. Kaldı ki, bu damar sadece aksiyondan ibaret kalmamış, Joseph de Maistre, Juan Donoso Cortes, Victor Pradera, Marcelino Menéndez Pelayo gibi güçlü kalemler çıkartabilmiştir. Çeşitli tadilatlar ve tevillerle Charles Maurras ve Action Française’i de bu paranteze almak mümkündür. Ancien Régime devrildiğinden beri tersine dönen yerküremizde metapolitika, strateji ve kimlik odaklı bir yeni gelenekselciliği daha sağlıklı yakalayabilmek için bu müktesebatın gelenekselcilik corpus’u içerisinde ciddi bir yer edinmesi gerekiyor.

Bu anlayışların doğrudan doğruya, ezoterik gelenekselciliğin öngördüğü gibi, içsel manevi bir işraka ve “inisiye”ye dayanmıyor, fakat mensupları dekadans halindeki zamanede bir ruh aristokratının göstereceği cinsten vakar ve savaşçılık ruhu sergilemekteler, bir ruh aristokratı bir siyasi dava ortaya koysaydı, kuvvetle muhtemel ki bunlara benzerdi. Tabii, Evola’nın paganlığı yüceltip hristiyanlığı küçümsediğini unutmazsak.

Tam bu noktada, tüm bu tartışmanın bir Müslüman için ne anlama gelmesi gerektiği akıllara takılacaktır. İslam Alemi’nde yukarıda pek çok örneği verilen cinsten gelenekselci siyasi hareketlere ve isyanlara rastlamadık. Bunun sebeplerinden biri, bu dönemde İslam Alemi’nin batılı ve gelenekselcilerin savaştığı güçlerle mücadele halinde olmasıydı. Bir diğeri ise, bu hareketlerin ekserisine göre Hristiyan inancında monarşinin işgal ettiği yerden (cennetin “krallığı”) dolayı meşru bir kralın bir “hak” olarak tahta layık olmasıydı. Bu dönemde Osmanlı vb monarşilerde başlıca bir veraset krizinden bahsedemediğimiz gibi şark geleneğinde sultan tahtı kendi elde eder, legal bir hak olarak taht sultana tevdi edilmez. Son madde olarak da, asırlar süren Kerim Devlet idesinin bir uzantısı ve İslam inancında ulu’l emr ve bağy kavramlarının işgal ettiği yerden dolayı isyan ve karışıklık çıkartma konusunda siyasi bir tabu bulunmasıydı.

Günümüzde Batı’da gelişen siyasi gelenekselcilikler monarşinin restorasyonu adına gerçekçi bir imkanın kalmamış olması sebebiyle büyük oranda boşluğa düşünüş yahut siyasi davalarından vazgeçerek cemaatleşmişlerdir. Fakat İslam Alemi ve özellikle ülkemizde bir boşa düşüşten bahsedemeyiz, nitekim boşa düşecek sağlam ve ayakları slogana değil tarihe basan ciddi bir iddia hakiki manasıyla yakalanabilmiş değildir. Günümüzde İslam Alemi’nde ve özellikle Türkiye’de İslamcılık’ın dünyayı değiştirme iddiası “sistemin içinde kalarak mücadele” nosyonunun tesiriyle erimiş, ilm-i siyasetçi, reelpolitikçi, statükocu, dekadan bir muhafazakarlığa irca edilmiştir.

Ne tür bir geleneğin müdafaa edileceği hususu ise belirsizliğini korumaktadır. Örneğin Karlizm tecrübesinde son derece somut bir siyasi değer ve gelenek manzumesi savunulmuştur. Bugün, savunulacak çatı değer, ilke ve geleneklerin ne olduğunu keşfedebilmenin ve ülkemizde tutarlı bir siyasi gelenekselcilik kurabilmenin yolu en yakın örnek olan Osmanlı’dan başlayarak geriye doğru Müslüman devletlerin siyasi kültürünün bir arkeolojisini çıkarmaktan geçiyor. Geleneğin keşfi, strateji odaklı bir metapolitika düşünce ve pratiğinin inşasını mümkün kılacaktır.

Yorumlar kapatıldı.