İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Akdeniz Merkezci” Bir Nomosa Doğru

                  Bir dizi problemle karşı karşıyayız bugün. İmparatorluk olmaklığın çağıltısı, damarlarda deveran eden kanı kaynatıyor. Ulus devlet paradigmasının kifayetsizliği, İslam Alemi’nden gelen her yeni ve olumsuz haber ile tekrar yüzlere vuruluyor. Ve fakat “Osmanlıcılık” tabirinin işaret ettiği her şey, sosyal küremize tahakküm eden çürütücü ve durağan muhafazakarlık tavrı tarafından istimlak ve iğfal edilmiş durumda. Ülkemizin, Türkiye’nin dünyada hala revizyonist bir rol oynaması gerektiğine ve oynayabileceğine inanan ve arzulayan, geriye sayılı insan kaldık.

                  Önümüzde aşikar duran bir gerçek var. Elimizdeki “nomos” tamamen iflas etmiş durumda. Fakat var olduğunu saydığımız entelijansiya, hacı-hoca, sivil toplumdan geriye kalan şeyin önderleri, mensupları bir maaştan öbürüne kapağı zor atan akademi mensupları, hepsi konforlu ve adressiz eleştiriler ile muhayyel düşmanları alt edip var olmayan düşünce ve kabulleri mat ediyor, korkuluklar (straw man) ile gölge dövüşüne tutuşup “gizli özne”leri tuş ediyorlar. Kaideyi bozmaya kadir olmayan istisnalar muhakkak ki mevcut. Çözümün değil sorunun bir parçası olan bu aktörlerlerden ayrılabilmek için, bir önceki paragrafta serd ettiğim, bugüne dair eleştiriler hakkında somut bir fikir ortaya koymak da bir zaruret halini almış durumda.

                  Dünya sahnesinde önplanda, hakim konumda ve İslamiyet’i ağırlık merkezi ittihaz etmiş bir Türkiye’yi inşa etmek için önemli bir sütunun, bir dış politika nomosu olarak Akdeniz merkezcilik olacağını düşünüyorum. Nitekim Fikir Mayamız’da daha önce de terennüm edildiği üzere Atlantik ve Avrasya paktları arasında sıkışan ülkemiz için Akdeniz, unutulmuş fakat muazzam bir potansiyele air bir ard alan. Bu bağlamda yeni bir jeopolitika ve yeni bir siyasi nomos için, Akdeniz merkezci bir dünya ve dış politika okuması eşsiz bir zemin sağlayacaktır. Tabii, bunun için önce kafalarımızda biraz bahar temizliği yapmamız ve Akdeniz’den ne anlaşılacağı ve ne anlaşılmayacağını kısaca düşünmek gerekiyor.

                  Akdeniz yahut Akdeniz ülkesi ibareleri telaffuz edildiğinde zihinlerde çağrışan motifler genellikle yavaş yaşam, deniz mahsülleri, zeytin yağı, üzüm ve narenciye bahçelerinin gölgesinde huzurlu ve asude bir hayattır. Buna esneklik, karşılıklı etkileşim, barışçıl ve medeniyet temelli müşterek yaşam tarzı gibi şeyler de eklenebilir. Fakat tarihi veri, bunun aksine işaret etmektedir. Akdeniz, dünya tarihinin en şiddete meyyal siyasi uzamlarından biriydi.

                  Annales Ekolü’nün abidevi ismi Fernand Braudel, Akdeniz Havzası’nın maddi üretim biçimleri ve ilişkileri, iktisadi faaliyet ve yapıların coğrafya kaynaklı ortaklığı, deniz ticareti ve liman şehirlerinin oluşturduğu etkileşim etrafında Akdeniz “birleştirici” bir uzam olarak idrak etmişti.1 Fakat bu Akdeniz birleştiriciliği, pek çok kişi tarafından “liberal” bir ışık altında görülmektedir.

                  Bronz Çağı’nın çöküşünden Antik Yunan dönemine, Roma’nın kuruluşundan İslam’ın yayılmasına, Haçlı Seferleri’nden Osmanlı-İspanyol savaşlarına ve hatta kısmen Napolyon Savaşları’na dek bildiğimiz başlıca dünya düzeni değiştirici çatışmaların ezici çoğunluğu Akdeniz’de yaşanmıştır.

                  Denizin birleştirici etkisi ve ekonomik üretim biçimleri savaşı hem mümkün, hem mecburi kılmıştır. Farklı metaları üretebilen farklı şehirleri limanlar aracılığıyla birbirine bağlayabilen ihtiraslı imparatorluklar bu kaynakları savaş makinelerine seferber edebilmişlerdir. Bunun başlıca sebebi için Braudelci görüşün en büyük eleştirilerinden biri olan Purcell ve Horden’ın The Corrupting Sea2 adlı eserine kısa müracaat etmek gerekir. Purcell ve Horden’a göre Akdeniz’in bütünlüğü etkileşim sağlamakla sınırlıdır ve maddi olarak Akdeniz tek bir bütünlükten değil birbirinden yer yer farklılaşan pek çok farklı mikro ekolojiden oluşur. Mal, para, insan, bilgi, inanç, kültür birbirine Akdeniz aracılığıyla bağlanır, Akdeniz Havzası’nda tedavül eder. Mikro ekolojilerin sınırlılıkları insanları denize açılmaya ve bu etkileşim ve tedavüle dahil olmaya mecbur eder. Koylarında yeterince balık çıkmayan bir adada korsanlığın baş göstermesi, x metayı üretebilen bir devletin y metayı da üretebilmek için bir şehri ele geçirmesi, Deniz Kavimleri’nin Tunç Çağı’nda Akdeniz’de yaptığı yağmalar bu örüntünün uzantıları olarak görülebilir.

                  Dışa açılma ve sınırlı kaynaklara diğer oyunculardan daha önce ulaşma, bilinen maddi dünyaya hükmetme ve sosyal dünyaya yön verme arzusu hem devletleri hem de devlet dışı aktörleri bu amaçlar uğruna seferber olmaya ve daha çok kaynak ayırma yönünde bir “turnuva”ya itiyordu. Akdeniz’in pek çok tarihi döngüsünde rastladığımız bu örüntünün en yakın ve ihtişamlı tezahürü 16. yüzyılda görülmüş, Osmanlı, İspanya, Hollanda ve Fransa gibi aktörler kaynaklarını savaş makinasına yatırmışlardır. Kalyonlar, terciolar, yaylım ateşi taktikleri, yıldız tabya mimarisi gibi Askeri Devrim’in son teknoloji nimetleri seferber edilmiştir.3 Devlet dışı aktörler, paralı asker (condottieri) liderleri, korsan reisleri nüfuzlarını arttırmaya ve maddi organizasyonlarını büyütmeye çabalamış, hatta 17. yüzyılda devletleşen kimi Mağrib korsanları Sela Korsan Cumhuriyeti’ni kurmuştur.

                  Akdeniz’de cereyan eden bu savaşların ekserisi, özellikle erken modern döneme yakın olanları, ganimet veya din saikleriyle yahut iki saikin melezlenmesiyle, fakat ezici şekilde “din aracılığıyla” gerçekleşmiştir.4 Bu bağlamda dini inanç ya kimlik kurucu etkisiyle, ya meşrulaştırıcı etkisiyle ya da doğrudan nedensel etki göstermiştir. Poitiers ve Hattin Savaşları’ndan Las Navas de Tolosa ve Malta Kuşatması’na, Alçak Ülkeler İsyanı’ndan Kasr-ı Kebir ve İnebahtı’ya dek tüm uluslararası düzen değiştirici çatışmalar dini bir nomos aracılığıyla cereyan etmiş, bir devletin hem siyasi ve sosyal ve kültürel sınırları teolojik tartışmalar ve propaganda ile değil savaş meydanlarında, kılıçların lisanıyla çizilmiştir.

                  Din merkezli siyasi nomosta dinin rolünün ne kadar araç ve ne kadar amaç olduğu bir tartışma konusudur. Fakat maddi ve manevi motivasyonları birbirinden ayırmak anlamlı yahut İslami bir tavır olarak görünmemektedir. Dini açıdan yüründüğünde, bu tavır din ve dünyanın iki ayrı alem olduğu kabulünü içerir. Fakat dini bir izahatla yetinmeyecek olanlar için Alexander Wendt’in devletlerin ve uluslararası aktörlerin motivasyonlarını kimlik ve materyal dünya üzerinden analiz eden inşacılık teorisine küçük bir atıfta bulunmak mümkündür.5 Wendt’e göre devletlerin ve uluslararası aktörlerin siyasi aksiyonları kimliklerine paraleldir, kimlik ve dünya görüşü ihtiyaç ve menfaat algıları belirler, ihtiyaç ve menfaat algıları da güç algısını belirler, aktör güç algısı da davranışına yön verir. Aktörün davranışı neticesinde hem kimliğe yön veren sosyal parametreler hem de maddi dünya tekrar tekrar inşa edilir. Wendt’in teorisine göre her sosyal aksiyon bir sosyal inşa sürecinin parçası olsa da netice itibarıyla maddi bir zeminde gerçekleşmektedir, yaşananlar farazi değil somut bir maddi düzlemde yaşanmakta ve aktörler maddi saiklerden de etkilenmektedir, aktörlere yön verme noktasında kimlik ve öznel görüşler baskın olsa da, en idealist tutum dahi maddi dünyada, maddi dünyanın şartlarının gölgesindedir.

                  Buraya kadarki kelamımdan şunu anlamamız gerekiyor, Akdeniz birleşiktir fakat birleştirici değildir, pek çok mikro ekolojiyi ve sosyal ekosistemi bünyesinde saklar ve her ekosistemdeki sınırlılıklar siyaset turnuvasındaki aktörleri birbiriyle mücadeleye girişmeye iter. Bu mücadelelerin başlatıcı sebebi yerine göre maddi veya manevi olabilir, fakat bir kez başlayan çatışmanın muharrik gücü neredeyse daima dini inançtır ve ilk sebepler söz konusu olduğunda da dini ve maddi sebepler birbirinden tam olarak ayrılamayacak kadar iç içedir. Bu noktada şunu anlamak gerekiyor, Akdeniz bir siyasi uzam olarak uyumdan çok daha fazla rekabet ve çatışma üretmiştir ve birleşmeye karşı “yapısal direnç” göstererek tarihin en ihtişamlı imparatorluklarının zuhur etmesini sağlamıştır. Bunların hepsi kimliksel ve maddi ihtiyacın sevkiyle, savaş aracılığıyla gerçekleşmiştir. Akdeniz maddi medeniyeti ortaya koyduğu olanca çeşitlilik, bağlantılılık ve emperyal ihtişamı kılıç ile ortaya koymuştur. Günümüzdeki sermaye öbekleyen ancak asla savaş meydanına çıkmayan tüccar lider arketipinin sergilediği “siyasi kapitalizm”in tam tersi, savaşçı lider arketipinin ellerinde Modern Öncesi Akdeniz’de ortaya konmuştu.6 Nitekim, Akdeniz tarihinde bolca gördüğümüz hükümdarların veya siyasi-askeri figürlerin pragmatik dönüşlerinin ekserisi dahi sermaye kazanma ve sermayeyi bir amaç uğruna geri harcama hedefine matuftu.

                  Özetle, tarihten ilham alan Akdenizci bir nomos, dünyamıza hakim olan tüccar lider arketipinin uyguladığı siyaset yapmak için siyaset yapma, kimliksel ihtiyaç ve idealleri dışlama trendinden çıkış için sağlam bir kalkış noktası olacaktır. Bunun için bir başlangıç noktası bulmak, başlangıç noktası bulmak içinse “Akdeniz’in Soluşu” üzerine düşünmek gerekiyor.

                  Akdeniz’in siyasi ve medeni bir merkez olmaktan çıkarak çevre konumuna düşmesi iki sebebe dayanmaktadır, bunlardan biri coğrafi keşifler diğeri ise yavaş yavaş “Uzun 16. Yüzyıl” (1450-1650) süresince serpilen erken kapitalizmin yerini İngiltere ve Hollanda’nın başını çektiği Atlantik merkezli üretim ve mübadele ilişkileri Akdeniz’in hammade ihrac eden bir çevre/çeper bölgesine dönüşmesine sebep oldu.7 Sanayisizleşmeye başlayan ve zeytin, üzüm, tahıl, pamuk gibi kadim ziraat ürünlerine dönen Akdeniz Havzası 1550li yıllardan itibaren yaşanan iklim değişikliği (Küçük Buz Çağı) sebebiyle büyük bir verim kaybı yaşadı, bu hem yeni merkezle olan irtibatı sarstı hem de Akdeniz tarafından çevrelenen başta Osmanlı İmparatorluğu gibi ülkelerde başta Celali İsyanları olmak üzere büyük siyasi istikrarsızlıklara yol açtı.8 Bu durumda Akdeniz’in “soluşu” kaçınılmaz oldu.

                  Akdeniz’in solmaktan kaçamamasının ardındaki diğer madde, yani coğrafi keşifler kendi içinde daha büyük bir yapının parçasıydı. Kimi ateşli İspanyol tarihçilere itibar edersek, İspanyol İmparatorluğu Amerika’yı keşfedip ardından Atlantik ve Pasifik’te yaptığı keşiflerle Texas’tan Filipinler’e uzanan büyük bir kara ve deniz yekününü birbirine bağlamış, Casa de Contratación (Ticaret Evi), hazine filoları, genel valiler (virrey) aracılığıyla tarihte ilk büyük çaplı küreselleşmeyi başlatmıştı.9 Bu küreselleşme Çin’deki gümüş fiyatlarından Filipinler açıklarındaki askeri çatışmalara, Peru’daki zirai üretim biçimlerinden İspanyol dili ve Katolik inancının yayılım alanına dek geniş bir beşeri yelpazeye tesir etmekteydi. İngilizler de üçgen ticaret örüntüsü ile Afrika’dan Amerika’ya işgücü olarak zenci köle getirir, kölelerin ürettiği hammaddeyi Amerika’dan Avrupa’daki sınai tesislere gönderip işler, nihai ürünü de Amerika ve Afrika pazarlarına hem satmak hem de yerel partnerlerine ödeme amacıyla gönderirlerdi. İngiltere bu bağlamda içinde yaşadığı dönemin ekonomik şartlarına karşı gelip radikal bir korumacılık ve planlı ekonomi izleyerek sınai üretimlerini kendilerini azami potansiyel güçlerine ulaştıracak şekilde planlamış, merkantilizm ve açık deniz ticareti aracılığıyla kendi emperyal küreselleşmelerini kurmuşlardı.10 Avrupalı iki büyük gücün kendi hinterlandlarında kendi küreselleşmelerini inşa etmeleri ve kurdukları modeli istikrarla sürdürmeleri Akdenizli sanayici ve tüccarları Atlantik’teki yeni kurulan oyuna dahil olmaktan caydırmış, Akdeniz’i çevre konumuna sabitlemişti.

                  İngiliz ve İspanyol küreselleşmeleri örneğinden görüleceği üzere yeni bir jeopolitika, yeni bir siyasi-sosyal ekosistem kurmanın başlıca şartı olarak emperyal güç namzedi olan ülkenin kendi coğrafi ard alanlarından en güçlü ve gelecek vaad edeninde önce ticaret ve dış siyaset sahalarında domine edici güç kazanması gerekliliği önplana çıkmaktadır. Bu ekosistemin sürdürülebilmesi ise işlenmiş mal üretimini ve ilerleyen aşamada ekonomik güç sayesinde edilen bir askeri gücü gerektirmektedir. Ekonomik gücü elde etmeden askeri gücü elde etmek yahut sadece silah üretmek tek başına anlam ifade etmemektedir.

                  Akdeniz’de Müslüman aktörler tarafından kurulacak yeni bir Akdenizci jeopolitika ve siyasi ekosistemin “düşmanına dönüşmekten” kurtulması için akılda tutulması gereken önemli maddeler var. İktisadi güç bu modelde her şeyin temelinde yatmakta olduğundan dolayı güçlü bir İslam iktisadı altyapısı tesis edilmesi ve müttefik ülkelerle ortak pazarlar inşa edilmesi ve bunların da kağıt üzerinde kalmaması için gerekirse vergi muafiyetleri, sübvansiyonlar veya ortak para birimi gibi enstrümanlarla gerçek manada avantajlı kılınması gerekmektedir. Dışarıdan gelen para ve mal akışına karşı makul derecede korumacı bir yaklaşım güdülmeli, dış siyasi baskı ve nüfuza direnebilmek adına reel ekonominin payı arttırılmalı ve İslam iktisadıyla bağdaşmayan finansal enstrümanların payı azaltılmalıdır. Ortak bir askeri gücün söz konusu Akdeniz İttifakı’nı gözetmesi (safeguarding) gerekmektedir. Günümüzde Batılı hegemon güçler tarafında dünyaya dayatılan küreselleşme karşısında Akdeniz Havzası’nın sunduğu tarihi hafıza, stratejik avantaj, coğrafi imkanlar ve komşu ülkelerle münasebetler de gözetilerek askeri kapasitesi yüksek, siyasi iaşecilik tavrını benimsemiş, savaşın siyaset aracı olarak kullanılmasından imtina etmeyen bir ekosistem kurulmalıdır. Akdeniz Havzası’nın sunduğu parçalı bütünlük değerlendirilmeli, devlet dışı aktörlerden istifade edilmesi önem arz etmektedir. Bu türden bir ekosistem müşterek bir amaca ulaşmayı hedefliyorsa hem kendini büyütmeyi hem de ötekisini küçültmeyi başarmak durumundadır. Bu kapsamdaki bir siyasi projeyi Doğu Akdeniz’de yürütecek bir Akdeniz nomosunu inşa edecek muharrik güç olarak kimlik ihtiyaçları ve dini inançtan başka bir saik düşünmek, muhaldir. Bu Akdenizci nomosun Batılılar için ne anlama geldiği ve Batı Akdeniz’de nasıl yürütülebileceği ise bir başka yazının konusu olacaktır.


1     Fernand Braudel, Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, terc. Mehmet Ali Kılıçbay, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2017.

2     Peregrine Horden ve Nicholas Purcell, The Corrupting Sea: A Study of Mediterranean History, Blackwell Publishing, Oxford 2000.

3     Naçiz tezim, bunun ekonomik, askeri, teknolojik, ideolojik ve sair unsurların kullanılması sebebiyle “dünya savaşı” olgusunun modern öncesi bir örneği olduğudur. Bkz. Ahmed Fatih Andı, Bir Dünya Savaşının İnşası: 16. Yüzyılda Osmanlı-İspanyol Mücadelesinin Tahlili, Ketebe Yayınları, İstanbul 2023.

4     Stephen O’Shea, Sea of Faith: Islam and Christianity in the Medieval Mediterranean World, Walker&Company, New York 2006. Yazar durumu başarıyla tespit etse de önerdiği reçetenin artık miadı bitmiş liberal bir nosyondan yazıldığı, Convivencia kavramının literatürde varlığı sorgulanır hale geldiği unutulmamalıdır.

5     Alexander Wendt, Uluslararası Siyasetin Sosyal Teorisi, terc. Suna Gülfer Ihlamur Öner ve Helin Sarı Ertem, Küre Yayınları, İstanbul 2021.

6     Tüccar tipi lider, asker tipi lider ve naçizane ihdas ettiğim “siyasi kapitalizm” ve “siyasi iaşecilik” terimlerinin daha geniş işlendiği bir anlatım için “Siyasi Kapitalizm, Siyasi İaşecilik, Kahramanca Gerçekçilik” başlıklı yazıma şu adresten ulaşılabilir: https://fikirmayasi.com/siyasi-kapitalizm-siyasi-iasecilik-kahramanca-gercekcilik/

7     Immanuel Wallerstein, The Modern World-System III: The Second Era of Great Expansion of the Capitalist World-Economy, 1730s–1840s, University of California Press, Berkeley 2011.

8     Faruk Tabak, Solan Akdeniz: 1550-1870 – Tarihsel Coğrafya Açısından Bir Yaklaşım, Telemak Kitap, İstanbul 2021.

9     José Luis López Linares, España. La Primera Globalización, Plaza & Janés, Barcelona 2022.

10  Marcelo Gullo, Insubordinación Fundante: Breve Historia de la Construcción del Poder de las Naciones, Editorial Biblos, Buenos Aires 2025.

Yorumlar kapatıldı.