Kısa bir İtalya tarihi
Roma’nın kendi kuruluş efsanesi bile bir deniz yolculuğuyla başlar. Yanan Troya’dan kaçan Aeneas, gemisine binip Akdeniz’i baştan başa geçer ve İtalya kıyısına çıkar; onun soyundan gelenler bir gün Roma’yı kuracaktır. Yani her şeyin başında, denizi aşan bir mülteci vardır. Bunu aklınızda tutun, çünkü hikâye tam oraya, o denize dönecek.
Haritaya bakınca İtalya’nın neden bu kadar merkezî olduğu bir bakışta görülür. Yarımada, tam Akdeniz’in orta yerine sokulmuş bir çizme gibidir; denizi ikiye böler, aynı anda da Avrupa’yı Afrika’ya ve Doğu’ya bağlar. Ve bu topraklar, tarihte pek az yere nasip olan bir şeyi yaşadı: iki kez, üst üste, dünyanın merkezi oldu. Bu yazı, o iki yükselişin ve aralarındaki uzun düşüşün hikâyesidir.
Birinci merkez, elbette Roma’dır. Küçük bir şehir devleti, önce yarımadayı, sonra bütün bir denizi hâkimiyeti altına aldı. Ve Roma’nın yaptığı şeyi ne öncesinde ne sonrasında kimse başarabildi: koca Akdeniz’i tek bir eve çevirdi. Ona kendi diliyle “Mare Nostrum”, yani “Bizim Deniz” dedi. İspanya’dan Suriye’ye, Kuzey Afrika’dan Galya’ya kadar bütün bir deniz; tek bir hukukun, tek bir paranın, tek bir yolun içinde. Roma dünyaya kalıcı fikirler bıraktı: imparatorluk fikri, yurttaşlık fikri, herkesi bağlayan bir hukuk fikri. Latince, Avrupa dillerinin yarısının anası oldu. Yüzyıllarca, dünyanın kalbi buradaydı.
Ama hiçbir merkez ebedî değildir. Roma çöktü, yarımada paramparça oldu; dalga dalga gelen kavimler onu bölüp durdu. Yine de Roma tümüyle ölmedi. Aynı şehirden bu kez bir manevi imparatorluk yükseldi: Kilise. Sezarların yerini papalar aldı, kartalın yerini haç; ama merkez yine Roma’ydı. Bu sefer topraklara değil, ruhlara hükmeden bir Roma. Ve o eski görkemin hayaleti, yüzyıllarca herkesin peşini bırakmadı; kendini büyük gören her hükümdar, gizliden gizliye “yeni Roma” olmayı hayal etti.
Sonraki bin yıl boyunca ortada tek bir “İtalya” yoktu; onlarca İtalya vardı. Roma’da papa, kuzeyde birbiriyle boğuşan şehir devletleri, güneyde önce Normanlar sonra İspanyollar, ve kıyılarda o zengin deniz cumhuriyetleri: Venedik, Ceneviz. Bu şehirler batı ile doğu arasındaki köprüydü; baharatın, ipeğin, malın ve fikrin aktığı kapı. Servetleri de aslında büyük ölçüde o kapıdan, denizin öbür yakasındaki çok daha büyük ve eski dünyalarla yaptıkları alışverişten geliyordu. Yani ortada bir ülke yoktu, ama bir ferment, bir kaynaşma vardı. Ve o kaynaşmadan, tarihin en parlak anlarından biri doğdu.
İşte ikinci merkez buydu: Rönesans. Floransa’da, Mediciler gibi bankerlerin parasıyla bir yeniden doğuş başladı; sanat, düşünce, bilim. Leonardo, Michelangelo, Machiavelli. Ama İtalya o yıllarda dünyaya daha sessiz iki armağan daha verdi. Birincisi modern paraydı: bankacılığı, krediyi, çift taraflı muhasebeyi, kısacası kapitalizmin çarklarını Floransalı ve Cenevizli tüccarlar kurdu. İkincisi, dünyayı açan adamlardı: okyanuslara açılıp yeni kıtayı bulan denizcilerin neredeyse hepsi İtalyandı. Cenevizli Kolomb, Floransalı Vespucci, Venedikli Cabot. Bugün “Amerika” dediğimiz kıta bile bir Floransalının adını taşır. İkinci kez, bütün dünya İtalya’ya bakıyordu.
Ve işte hikâyenin en acı ironisi burada başlar. İtalyanların önderlik ettiği o yolculuklar, dünyanın merkezini Akdeniz’den söküp Atlantik’e taşıdı. Okyanus bir kez Amerika’ya giden asıl yol olunca, o güne kadar dünyanın kalbi olan Akdeniz birdenbire kenarda kalmış bir iç deniz oluverdi. Ve İtalya, o yeni dünyayı bizzat açan yarımada, onu takip edemedi; çünkü tam ortasında sıkıştığı deniz artık önemsizdi ve onun bir Atlantik kıyısı yoktu. İtalyan denizciler dünyanın kapısını başkaları için açtılar, sonra o kapıdan İspanyolların, Fransızların, Avusturyalıların geçişini seyrettiler. Dahası, kendi toprakları bu güçlerin savaş meydanına ve malına döndü; üç yüzyıl boyunca yarımada, yabancı hanedanlar arasında bölüşülen bir avlu oldu. Avusturyalı devlet adamı Metternich’in o küçümseyen sözüyle, “İtalya” artık bir ülke değil, “yalnızca coğrafi bir tabir”di. İki kez dünyanın merkezi olan topraklar, kenara düşmüştü. Bu, Sicilya’da ve Napoli’de gördüğümüz o yaranın ta kendisidir; ama bu kez bir şehrin değil, koca bir medeniyetin ölçeğinde.
Sonra, 19. yüzyılda, bir hayal doğdu: dağılmış parçaları yeniden tek bir millet yapmak. Buna “Risorgimento”, yani yeniden diriliş dediler. Mazzini’nin fikri, Garibaldi’nin kırmızı gömlekli gönüllüleri, Cavour’un diplomasisi. Garibaldi’nin 1860’ta Sicilya’ya çıkışını hatırlayın, hani Leopar’ın açıldığı o an; işte o çıkış, güneyi de alıp birleşmeyi tamamladı. 1861’de İtalya Krallığı ilan edildi, 1870’te Roma başkent oldu. Ama birleşmenin o meşhur sözü de durumu özetliyordu: “İtalya’yı yaptık, şimdi İtalyanları yapmamız gerek.” Devlet kurulmuştu, ama insanlar hâlâ kendini önce Sicilyalı, Napolili, Venedikli sayıyordu. Ve o birleşmenin içinde, bugün hâlâ kanayan kuzey-güney yarası da doğdu.
Yirminci yüzyıl, bu genç ülkeye önce en karanlık dersini verdi. Yeniden büyük olma özlemi bir zehre dönüştü: Mussolini ve faşizm. Mussolini tam da “Mare Nostrum” sözünü diriltip Akdeniz’i yeniden bir İtalyan gölüne çevirme hayaline kapıldı; sonu bir imparatorluk değil, bir facia, bir dünya savaşı ve bir yıkım oldu. Ama İtalya bu enkazdan şaşırtıcı bir biçimde toparlandı. Savaştan sonra bir cumhuriyet kurdu, ve bir “ekonomik mucize” yaşadı; sanayisi, tasarımı, sineması, üslubuyla dünyayı bu kez yumuşak bir güçle, güzellikle fethetti. Kenara düşen merkez, bambaşka bir biçimde yeniden parlamayı öğrendi.
Şimdi hikâyeyi başladığı yere, o denize bağlayan son bir sahne. 2013’te, İtalya kıyılarına ulaşmaya çalışan binlerce mülteci sularda boğulmaya başlayınca, İtalyan donanması onları kurtarmak için bir operasyon başlattı ve adını koydu: “Mare Nostrum”. Aynı iki kelime. Roma’nın hükmettiği denize taktığı gururlu ad; Mussolini’nin imparatorluk hayali; ve şimdi, boğulanları sudan çeken gemilerin adı. Bu tek ifadenin içinde bu denizin bütün tarihi katlı duruyor: bir zamanlar dünyanın merkezi olan deniz; ona sahip olma hırsı; ve bugün, bir sınıra ve bir mezara dönüşen su.
Akdeniz’i anlamak için İtalya’yı anlamak gerekir; çünkü burası, bir yerin iki kez dünyanın merkezi olup sonra kenarına düşebileceğini, ve oradan bile yeni bir yol bulabileceğini gösteren yerdir. Aeneas bu suyu bir mülteci olarak, bir imparatorluk kurmak için aşmıştı. Bugün başka mülteciler aynı suyu, sadece hayatta kalmak için aşıyor. Ve deniz, hangisinin bir gün Sezar, hangisinin bir hiç olacağını, geçtikleri anda bilmez.
İtalya’nın dünyaya bıraktıkları
- Roma hukuku: bugün dünyanın yarısının hukuk sisteminin kökü.
- Latince: İtalyanca, İspanyolca, Fransızca, Portekizce ve Rumencenin ortak anası.
- Avrupa’nın ilk üniversitesi: Bologna, 1088.
- Modern para: bankacılık, kredi ve çift taraflı muhasebe, Floransa ve Ceneviz’de kuruldu.
- Okyanusları açan denizciler; ve bir Floransalının adını taşıyan bir kıta: Amerika.
- Rönesans, opera ve modern tasarım: sanatın, müziğin ve zevkin dili büyük ölçüde buradan çıktı.
İzini sürmek isteyene
- Vergilius, Aeneis (denizi aşan kurucunun destanı).
- Akdeniz’in bütüncül tarihi için David Abulafia, The Great Sea.
- “Mare Nostrum” ifadesinin Roma’dan Mussolini’ye ve bugünkü göç meselesine uzanan serüveni, üzerine çokça yazılmış bir konudu







Yorumlar kapatıldı.