İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kansız Toplum, Şişkin Devlet: Nisbet’in Savaş Tezi Üzerine

Robert Nisbet

Robert Nisbet’in muhafazakâr toplum kuramı içerisinde savaşa verdiği önem, devletin merkezileşmesi, topluluk bağlarının dönüşümü ve siyasal iktidarın yeniden yapılanmasıyla kurduğu ilişki üzerinden değerlendirilir. Nisbet’in savaş ile devlet arasındaki ilişkiye dair tespitleri, savaşı siyasal düzenin sürekliliğini sağlayan bir araç olarak ve bunun yanında toplumsal bağları yeniden düzenleyen, ara kurumların özerkliğini aşındıran bir güç olarak ele almayı gerektirir. Bu bakımdan Nisbet’in çözümlemesi, Max Weber’in rasyonelleşme, meşruiyet ve siyasal iktidar anlayışı ile Émile Durkheim’ın kolektif bilinç, toplumsal dayanışma ve ara kurumlara ilişkin yaklaşımıyla birlikte düşünüldüğünde daha geniş bir kuramsal bağlama yerleşir. Bu çalışma, Nisbet’in savaş-devlet-topluluk ilişkisine dair tarihsel ve normatif iddialarını söz konusu iki klasik sosyolojik gelenek üzerinden yeniden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Savaşın kurumsal yapılar üzerindeki dönüştürücü etkisi, savaş dönemlerinde ortaya çıkan kolektif coşku ve birlik duygusu, şef otoritesinin merkezî egemenliğe evrilmesi ve refah devleti ile toplumsal çözülme arasında kurulan ilişki, bu karşılaştırmalı okumanın temel uğraklarını oluşturacaktır. Böylece mesele, Nisbet’in savaş hakkındaki tezlerinin doğrulanması ya da reddedilmesinden ziyade, bu tezlerin Weberyen ve Durkheimcı kavramsal çerçeveler içerisinde taşıdığı imkânları ve sınırları ortaya koymak üzerinden ele alınacaktır. 

Üçgenin ilk ayağı, savaşın aktörler açısından taşıdığı farklı anlamlarda görünür kılınabilir. Savaş meydanlarında bulunmayan asiler için savaş, öncelikle hayatta kalma mücadelesidir; oysa savaşın siyasal ve toplumsal maliyetini belirleyen asiller açısından aynı meydan, kazanılacak ganimetin, elde edilecek nüfuzun ve savaş sonrasında yeniden kurulacak güç ilişkilerinin hesabının yapıldığı bir alandır. Bu bakımdan savaş, farklı toplumsal kesimlerin çıkarlarının, beklentilerinin ve gelecek tasavvurlarının kesiştiği tarihsel bir mücadele alanıdır.

Devlet geleneği de bu nedenle ne yalnızca asillerin ne de asilerin mutlak tekelinde olmuştur. Devletin sürekliliği, çoğu zaman bu iki toplumsal ve siyasal kuvvet arasındaki gerilimi yönetebilme, onları aynı siyasal düzen içerisinde yeniden konumlandırabilme ve çatışan çıkarları ortak bir iktidar mantığı içerisinde birleştirebilme kapasitesine dayanmıştır. Napolyon Bonapart’ın savaş meydanlarında ve siyaset alanında gösterdiği olağanüstü başarıyı anlamak için de bu noktaya dikkat etmek gerekir: Onun mahareti, birbirinden farklı toplumsal kesimleri ve onların siyasal enerjilerini tek bir siyasal projede bir araya getirerek eski aristokratik düzen ile devrimci kitlelerin açığa çıkardığı yeni güçleri aynı iktidar potasında eritmesinde aranabilir.

Bu örnek, hesaplamanın toplumsal ve siyasal bir boyut taşıdığını gösterir. Savaş sosyolojisi açısından aktörlerin sahip oldukları kaynakları, karşı tarafın gücünü, muhtemel kayıpları, elde edilecek kazançları ve savaş sonrasında ortaya çıkabilecek güç dengelerini hesaba katmaları, savaşın rasyonelleşmesinin temel unsurlarından biridir. Askerî ve siyasî dehanın ayırt edici vasıflarından biri de bu hesaplama kapasitesidir.

Nisbet’in savaş-devlet-topluluk üçgenine ilişkin çözümlemesi, sosyoloji geleneğinin dışından geliştirilen özgün bir sezgiden ziyade, bu geleneğin temel tartışmaları içerisinden türetilmiş bir argümandır. Nisbet’in hem Emile Durkheim üzerine monografisi hem de The Sociological Tradition’daki tasnifi, “ara kurumlar” tezinin doğrudan Tocqueville-Durkheim hattından devralındığını gösterir. Dolayısıyla aşağıdaki bölümlerde metni Weber ve Durkheim’la okumak, argümanın kendi kaynaklarına geri döndürülmesi anlamına gelir.

Savaşın kurumlar üzerindeki aşındırıcı etkisi

Savaşın aşındırıcı gücü ve kökensel bağa ilk somut örnek, savaşın kurumlar üzerindeki etkisinde görülür. Nisbet, savaşın toplumsal kurumları zorunlu olarak zayıflattığını, çünkü askeri gücün akrabalık bağlarına ve askeri olmayan tüm ilişki biçimlerine müdahale etmek durumunda olduğunu ileri sürer. En eski akrabalık toplumlarında paterfamilias ve materfamilias otoritesine yönelik ilk meydan okumanın savaş şefinden gelmesi, XX. yüzyılda Wilson’ın “dört dakikalık adamları” ya da özel okullarda Almanca öğretimini engelleme girişimleri gibi örneklerde yeniden üretilen bir örüntüdür.

Bu tespit, Weber’in Ekonomi ve Toplum’da geliştirdiği disiplin çözümlemesiyle şaşırtıcı ölçüde örtüşür ve Nisbet’in gözlemine analitik bir zemin kazandırır. Weber için rasyonel disiplinin tarihsel doğum yeri savaştır. Ordu, kişisel karizmanın ve geleneksel bağlılıkların yerini kişisellikten arındırılmış, tekbiçimli bir itaatin aldığı ilk büyük örgüttür. Weber’in savaşçının savaş araçlarından “mülksüzleştirilmesi” (expropriation) kavramı burada belirleyicidir: Savaşçı, kendi donanımını sağlayan bir hane reisi olmaktan çıkıp merkezî bir aygıt tarafından teçhiz edilen bir memur haline geldiğinde, akrabalık temelli otoritenin maddi dayanağı da ortadan kalkar. Böylece Nisbet’in ahlaki-kültürel bir kayıp olarak betimlediği şey, Weber’de örgütsel kaynakların el değiştirmesinin yapısal bir sonucu olarak yeniden formüle edilmiş olur.

Nisbet’in, ekonomik düzenin toplumsal alana verdiği zararı ağırlaştıran koşulların çoğu zaman siyasi düzenden kaynaklandığı yolundaki saptaması da bu çerçevede anlam kazanır: Weber’de piyasa rasyonalizasyonu ile bürokratik rasyonalizasyon aynı sürecin iki koludur. Kurumların aşınması sorununun bu şekilde çözümlenmesi, savaşın yıkıcı ve birleştirici bir yüzü olduğu sorusunu da beraberinde getirir; bu ikinci boyut aşağıdaki bölümün konusudur.

Birlik yanılsaması ve topluluk coşkusu

Nisbet, savaşın zorunluluk iddiasının yanı sıra hayal gücünü cezbeden bir yanı olduğunu, diğer ilişkilerin sıradanlığını gölgeleyen bir birlik vizyonu sunduğunu belirtir. The Social Philosophers’ta çatışmanın bütünleştirici etkilerinden bir topluluk duygusunun ya da duruma göre bir topluluk yanılsamasının doğabileceğini yazar.

Bu tespit, Durkheim’ın Dinsel Hayatın İlkel Biçimleri’ndeki kolektif coşku (effervescence collective) kavramının neredeyse birebir karşılığıdır ve Nisbet’in “yanılsama” olarak nitelediği olguyu farklı bir kavramsal düzlemde yeniden kurar. Durkheim’a göre bireyler yoğun bir topluluk hâlinde bir araya geldiklerinde, gündelik hayatın olağan akışını aşan nitelikte bir enerji açığa çıkar; kutsal olanın kaynağı da bu kolektif coşkunlukta yatar. Nisbet’in “yanılsama” olarak nitelendirdiği olgu, Durkheim açısından bir yanılsamadan ziyade kolektif bilincin dönemsel olarak kendisini yeniden üretmesini sağlayan mekanizmadır. Aradaki fark önemsizdir denemez: Durkheimcı çerçevede savaş, ulus-devleti kutsallaştıran bir ritüel işlevi görür; bu nedenle etkisi geçici bir heyecandan ibaret olmayıp kurumsal meşruiyete tahvil edilir.

Weber’in Zwischenbetrachtung’daki siyaset-din gerilimi çözümlemesi ise aynı olguyu üçüncü bir açıdan aydınlatarak Nisbet ile Durkheim arasındaki bu farkı derinleştirir: Savaş alanındaki birliktelik, ölümün paylaşılmasına dayandığı için dünyevi hiçbir dayanışmada bulunmayan bir anlam yoğunluğu üretir ve bu yüzden dinsel kardeşlik etiğinin en ciddi rakibi olur. Nisbet’in aile, kasaba, meslek ve din bağlamındaki topluluk hislerinin savaş topluluğu tarafından geçersizleştirildiği yolundaki iddiası, Weberyen terimlerle, rakip meşruiyet kaynakları arasındaki bir üstünlük mücadelesi olarak yeniden okunabilir. Savaşın bu şekilde ürettiği mutlak topluluk hissi, kaçınılmaz olarak onu talep eden bir otorite biçimini de gündeme getirir; bu geçiş bir sonraki bölümün konusudur.

Şefin otoritesi ve egemenlik

Nisbet, mutlak topluluk hissinin mutlak disiplin ve itaat talep eden şefin mutlak otoritesine dayandığını, şefin otoritesinin “siyasi topluluğun temel unsuru olan egemenlik kavramı” ile aynı yapıyı taşıdığını, savaş gücünün böylece siyasi topluluğun gücünü doğurduğunu söyler. Devletin savaş yürütme aygıtının kurumsallaşmasından pek farklı olmadığı, ilk işlevinin askeri, ilk yöneticilerinin generaller ve savaş ağaları olduğu, askeri olmayan gerekçe arayışının ancak çok sonra başladığı yolundaki pasaj, metnin en güçlü iddiasıdır.

Weber’in devlet tanımı bu iddiayı analitik bir forma kavuşturur: Devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde meşru fiziksel şiddet tekelini başarıyla talep eden insan topluluğudur. Nisbet’in tarihsel anlatısı ile Weber’in tanımı arasındaki geçişi sağlayan halka ise karizmanın rutinleşmesidir (Veralltäglichung des Charisma). Savaş şefinin otoritesi saf karizmatik tiptedir: Olağanüstü, kişiye bağlı, olağan hayatın dışında. Böyle bir otorite kalıcılaşmak istediğinde kendini kişisellikten arındırmak, kurallaştırmak ve sürekli bir aygıta dönüştürmek zorundadır. Nisbet’in “askeri olmayan gerekçe arayışı” dediği süreç, Weber’in diliyle, karizmatik meşruiyetin yasal-akılcı meşruiyete tercüme edilmesidir. Bu tercüme, Nisbet’in ardışıklık iddiasına salt tarihsel bir gözlem olmanın ötesinde tipolojik bir zemin kazandırır: Şeften devlete geçiş, meşruiyet tiplerinin kendi mantığı gereği izlediği bir rotadır.

Devletin bu şekilde savaş yürütme aygıtından doğması, onun savaş bittikten sonraki işlevlerini de biçimlendirir; nitekim Nisbet’e göre devletin toplumsal alana müdahalesi askeri alanla sınırlı kalmaz, refah alanına da taşınır. Bu genişleme aşağıdaki bölümde ele alınmaktadır.

Refah devleti ve toplumsal kansızlık

Nisbet, sosyal refah programlarının genişlemesinin savaşçı devletin öteki yüzü olduğunu, zira devletin birliği tek bir alanda talep etmekle yetinemeyeceğini savunur; Twilight of Authority’deki formülasyonla, toplumsal sağlık ile siyasi iktidar ters orantılıdır ve toplumsal kansızlık siyasi aşırı büyümenin kaçınılmaz sonucudur.

Weber bu teşhisin betimsel kısmını paylaşır, değerlendirici kısmında ise Nisbet’ten farklılaşır. Refah işlevlerinin devlete devri, Weber için bürokratik idarenin kaçınılmaz yayılmasının bir örneğidir ve “devlet sosyalizmi” bu nedenle özgürlük açısından risklidir: Ekonomik ve siyasi bürokrasinin tek elde birleşmesi, bireyi karşısında hiçbir tampon bulunmayan bir aygıtla baş başa bırakır. Ne var ki Weber bunu tersine çevrilebilir bir süreç olarak görmez; bu “kaçınılmazlık” vurgusu, Nisbet’in restorasyona açık kapı bırakan üslubuyla çelişir.

Durkheim ise bu noktada Nisbet’e hem en yakın hem de en açık biçimde karşıt konumdadır. Meslek Ahlakı ve Yurttaşlık Ahlakı’nda Durkheim, devletle birey arasında bir ara grup dizisi bulunmadığında toplumun patolojik bir yapıya dönüşeceğini, ikincil grupların vazgeçilmez olduğunu söyler; Nisbet’in ara kurumlar savunusunun doğrudan kaynağı budur. Ancak Durkheim için devlet ile toplumsal sağlık arasındaki ilişki sınırlayıcıdır: Devlet, yerel ve akrabalık temelli grupların birey üzerindeki boğucu baskısını kırdığı ölçüde bireysel özgürlüğün kurucusudur. Durkheim’ın çözümü devletin mesleki korporasyonların canlandırılması yoluyla dengelenmesidir. Ayrıca Durkheim, iş bölümünün geliştiği bir toplumda mekanik dayanışmanın yerini organik dayanışmanın aldığını savunur; bu perspektiften bakıldığında Nisbet’in yitirilmiş topluluk anlatısı, organik dayanışmanın kendine özgü bağ biçimlerini mekanik dayanışma ölçütleriyle değerlendirme riski taşır. Böylece, önceki bölümlerde savaş ekseninde birbirine yaklaşan Weberyen ve Durkheimcı okumalar, refah devleti sorununda ayrışarak Nisbet’in tezinin sınırlarını farklı yönlerden görünür kılar.

Ara kurumların somut savunusu: Siyasi gelenekselcilik örneği

Nisbet’in “ara kurumların işlevsel özerkliği” ölçütünü soyut bir kavram olmaktan çıkarıp somut bir tarihsel karşılığa kavuşturan bir örnekler kümesi, XVIII. yüzyılın sonundan XX. yüzyıla uzanan siyasi gelenekselcilik hareketlerinde bulunabilir. Bu hareketler, Nisbet’in ve Weber’in betimlediği süreci (devrimci savaşın ürettiği merkezi, rasyonelleşmiş devletin akrabalık, mahalli hukuk ve dinî otorite gibi ara kurumları aşındırması) yaşayan toplumların karşı-tepkisi olarak okunabilir. Fransız İhtilali’ne karşı İtalya’nın Vandea bölgesinde patlak veren Ancien Régime yanlısı ayaklanma ile 1799 Sanfedisti hareketi, devrimci Fransız ordularının dayattığı merkeziyetçi düzene karşı yerel ve dinî otoritenin savunulması olarak biçimlenmiştir. İspanya’da Karlizm ise bu direnişi en somut ve tutarlı hâline kavuşturmuştur: Burada savunulan şey soyut bir “gelenek” değildir; merkezi devlet inşası uğruna ilga edilen mahalli kanunlar (fuero’lar), Katolik Kilisesi’nin siyasi konumu ve kadim veraset hukukudur, yani tam olarak Nisbet’in kastettiği türden somut ara kurumlardır. “Dios, Patria, Rey!” sloganı, Nisbet’in soyut planda savunduğu şeyin tarihte aldığı en keskin biçimi temsil eder.

Bu örnekler, aynı zamanda Nisbet’in tezine yönelik yukarıdaki eleştiriyi sınamaya da elverişlidir. Karlizm’in üç iç savaşı da kaybetmesi, ara kurumların savunusunun devlet karşısında sistematik olarak yenilgiye mahkûm olduğu izlenimini verebilir; ancak Miguelizm’in hızlı çöküşü ile Karlizm’in gösterdiği sebat arasındaki fark, Weberyen çerçevenin öngördüğü gibi savunulan geleneğin kurumsal somutluğu ve meşruiyet kaynağının netliğiyle ilgili olduğunu düşündürür: Karlizm, dinî otorite ile hukuki bir kurumlar bütününü (fuero) aynı anda temsil ederken, Miguelizm büyük ölçüde bir hanedan sadakatinden ibaret kalmıştır.

Bu bakımdan, XIV. yüzyıl Avrupa’sındaki siyasi gelenekselciliğe benzer bir çizginin İslam dünyasında görülmemiş olması, Nisbet’in tezini tersinden test eden ayrı bir vaka sunar: Sultanlık makamının Hristiyan monarşisindeki gibi fiilî bir iktidar ilişkisi olması, veraset krizinin bu dönemde başlıca bir mesele teşkil etmemesi ve ulu’l-emr ile bağy kavramlarının isyanı büyük ölçüde tabulaştırması, savaş-devlet ilişkisinin doğurduğu aşınmaya karşı benzer bir “ara kurum” savunusu refleksinin siyasi-teolojik zeminde neden zayıf kaldığını açıklar. Bu karşılaştırma, Nisbet’in tezinin evrenselliğinin, savunulacak ara kurumun niteliğine ve meşruiyetinin nasıl temellendirildiğine bağlı olarak değiştiğini gösterir.

Değerlendirme

Yukarıda zikrettiğim bu dört boyut bir araya getirildiğinde, Nisbet’in nihai tespiti daha net bir çerçeveye kavuşur: Savaş ve siyasi iktidarın icrası kimi koşullarda gerekli olabilir; ancak bunların o an için taşıdığı fayda ne kadar büyük olursa olsun, her zaman toplumsal bir bedel üretme potansiyeli taşır ve muhafazakâr düşünce bu bedeli hesaba katmak zorundadır. Bu sonuç, Weber’in sorumluluk etiği anlayışıyla uyumludur: Siyasi eylemin değeri, niyetinden ziyade öngörülebilir sonuçlarının tartılmasıyla ortaya çıkar.

Buna karşılık tezin en tartışmalı unsuru, toplumsal sağlık ile siyasi iktidar arasında kurulan toplamı sabit ilişkidir. Durkheimcı çerçeve, devlet kapasitesindeki artışın ikincil grupları zorunlu olarak zayıflatmadığını, bazı durumlarda onların özerkliğini hukuken güvenceye alarak güçlendirdiğini ima eder. Weberyen çerçeve ise asıl değişkenin meşruiyet tipi ve idari örgütlenme biçimi olduğunu gösterir. Nisbet’in savaş-devlet bağıntısına ilişkin tarihsel iddiası bu iki gelenek tarafından büyük ölçüde desteklenirken, bu iddiadan türettiği normatif sonuç aynı ölçüde desteklenmez.

Sonuç olarak, Nisbet’in savaş-devlet-topluluk üçgenini Weber ve Durkheim’ın kendi kavramsal dağarcıklarına geri götürmek, girişte öne sürülen iddiayı doğrular: Metnin tarihsel-betimsel katmanı sosyoloji geleneğinin içinden büyük ölçüde teyit edilirken, ondan çıkarılan normatif sonuç aynı gelenek tarafından sorgulanmaktadır. Anlamlı bir muhafazakâr eleştiri için ölçütün kurumların işlevsel özerkliği olması gerekir. Karlizm örneğinin de gösterdiği gibi, bu özerklik somut kurumsal içerik taşımadığı sürece salt bir sadakat söylemine indirgenmeye mahkûmdur; günümüz muhafazakâr eleştirisinin görevi de bu somut içeriği yeniden tespit etmektir.

Yorumlar kapatıldı.