İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Üçüncü Yol: Akdeniz

Her şey kaderiyle yaratılır. İnsanın biyolojik gerçekliği, fıtratının çizdiği sınırlar, içine doğduğu mekân, konuştuğu dil, arkasında taşıdığı tarih; bunların hiçbiri seçilmiş şeyler değildir, ama hepsi insanın nasıl düşüneceğini, nereye bakacağını ve hangi yolu yürüyebileceğini belirler. Kader bir hapishane değil, bir zemindir. Üzerinde durulacak, yürünecek ve anlamı yeniden keşfedilecek bir zemin.

Modern zamanlar bu zemini yok saymaya çalıştı. Tarihin döngüsel hafızasını kırıp onu ileriye doğru akan tek bir çizgiye, tek bir “ilerleme” hikâyesine hapsetti. Bu çizginin sonunda herkesin aynı yere varacağı, aynı kurumları benimseyeceği, aynı hayatı yaşayacağı varsayıldı. Oysa tarih kendine ait olanı geri çağırır; havzalar, medeniyetler ve coğrafyalar, üzerlerine giydirilen kalıpları er geç yırtar.

Bu kavrayışın karşısında üç kolay tavır vardır ve üçü de yanıltıcıdır. Birincisi geçmişe ağıt yakmaktır: kaybolanın yasını tutmak, ama yas dışında hiçbir şey üretmemek. İkincisi bugünü olduğu gibi kabullenmektir: sunulan seçeneklerden birine razı olmak ve buna gerçekçilik demek. Üçüncüsü geleceğe dair saf, temelsiz bir umuttur: tarihin kendiliğinden düzeleceğine inanmak. Bunların hiçbiri yol değildir. Asıl mesele, feleğin ateş çemberinden geçerken kendimizi muhafaza edebilmektir. Çünkü insanın etrafında onu koruyan o büyük atmosfer, geleneğin, cemaatin, anlamın örttüğü o koruyucu gök kubbe büyük ölçüde dağıtılmıştır. Artık insan çıplak bir göğün altında, kendi başına yürümek zorundadır.

Her zaman bir üçüncü yol vardır

Tablo ne kadar karamsar, imkânlar ne kadar daralmış görünürse görünsün, her zaman bir üçüncü yol vardır. Bize sunulanların dışında, iki seçenekten birini dayatan dilin ötesinde her zaman bir imkân bulunur. Ama bu imkân kendiliğinden görünmez; aranması, bulunması ve üzerinde yürünmesi gerekir.

Yeni açılan bir yolda yürümenin riski ve belirsizliği insanı tedirgin eder. Hazır yollar güvenlidir; izleri bellidir, kalabalıktır, sonları önceden anlatılmıştır. Yeni bir yol açmaksa tek kalmayı, tek başına yürümeyi, zaman zaman yanlış anlaşılmayı göze almak demektir. Bu sıkıntı üçüncü yolun bedelidir ve bu bedel ödenmeden hiçbir özgün düşünce, hiçbir özgün siyaset doğmaz.

Fikir Mayası olarak yola çıktığımızda bu inancı taşıyorduk: her zaman bir üçüncü yol vardır. Bu inancın kaynağı soyut bir iyimserlik değildir. Kendi tarihî tecrübemiz, içinde yetiştiğimiz kültür havzası ve hepsinden önemlisi kurucu nomosumuz olan İslâm, bize her dönemde yeni yollar ve açılımlar sunmuştur. İslâm, bu coğrafyada yalnızca bir inanç değil, toplumu, hukuku, şehri ve ticareti kuran bir düzen ilkesi olmuştur. Bir nomos olarak, yani yeri, sınırı ve düzeni belirleyen kurucu ölçü olarak, bize dünyaya başkalarının haritasıyla değil kendi haritamızla bakma imkânı verir.

İki blok arasında sıkıştırılan Türkiye

Türkiye üzerine düşündüğümüzde bu durum her zamankinden daha net görünür. Türkiye bugün iki jeopolitik tahayyül arasında bir seçime zorlanmaktadır: Transatlantikçilik ile Avrasyacılık.

Transatlantikçilik, Washington ile Brüksel’i merkeze alan bir deniz bloğu tasavvur eder; NATO’nun güvenlik mimarisi, liberal ekonomik kurumlar ve Atlantik ötesi hegemonik düzenin devamlılığı bu tasavvurun iskeletidir. Avrasyacılık  Moskova ile Pekin’i merkeze alan bir kıta bloğu kurgular. Biri deniz gücünü, diğeri kara gücünü dünyanın kaderi olarak görür.

Bu iki paradigmanın ortak bir özelliği vardır: ikisinde de Türkiye merkezde değildir. Birinde Türkiye güney kanadın bir ileri karakoludur, diğerinde Avrasya bloğunun güneye açılan bir kapısıdır. Her iki durumda da Türkiye bir özne değil, bir araçtır: bir üs, bir koridor, bir tampon. Kendi tarihine, kendi havzasına ve kendi medeniyet hafızasına sahip bir ülke, başkalarının haritasında bir geçiş noktası olarak kodlanmaktadır.

Türkiye’ye sunulan seçim, aslında bir seçim değildir; hangi merkezin çevresi olacağına dair bir tercih dayatmasıdır. Üçüncü yol arayışı tam da bu noktada başlar.

Akdeniz: Ne kara ne deniz, bir havza

Akdenizcilik, bu ikili karşıtlığın dışında konumlanan üçüncü bir jeopolitik özne önerir. Ne salt kara gücü ne de salt deniz gücü; kapalı bir iç deniz havzasının kendine özgü stratejik mantığı. Akdeniz, Avrasya’nın güney ucu ile Atlantik dünyasının doğu ucunun kesiştiği, ama hiçbirine tam olarak indirgenemeyen bir ara bölgedir. Onu yalnızca iki büyük bloğun rekabet sahası olarak görmek, bu havzanın kendi tarihsel, ekonomik ve kültürel bütünlüğünü görünmez kılar.

Bu bütünlüğün hafızası derindir. Roma, Akdeniz’i “Mare Nostrum”, yani “Bizim Denizimiz” olarak kavramsallaştırmış; onu bir sınır değil bir iç mekân olarak kurmuştu. Cebelitarık’tan Levant’a, Kuzey Afrika’dan Balkanlar’a kadar tek bir idari, hukuki ve ticari alan. Ticaret, göç, dil ve mutfak düzeyinde havzanın bütünlüğü hiçbir zaman tam olarak kopmadı. Braudel’in “uzun süre” (longue durée) dediği şey, tam da siyasetin yüzeyi altında akan bu sürekliliktir.

Bizim dilimizde bu denizin adı da bir hafıza taşır: Bahr-i Sefîd, Akdeniz. Preveze’de Barbaros’un donanması, Pîrî Reis’in Kitâb-ı Bahriye’si, Cezayir’den İskenderiye’ye, Selanik’ten Beyrut’a uzanan Osmanlı liman şehirleri, bu havzanın yalnızca Latin hafızasına ait olmadığını gösterir. Onu “bizim denizimiz” kılan şey kıyılarında yaşayan halkların ortak kaderidir.

Havzanın bugünkü sınavları

Akdeniz bir hatıra değil, bugünün en sert jeopolitik sorularının sahnesidir. Göç, bu havzanın hem en eski hem en güncel gerçeğidir.

Enerji haritası da değişmektedir. Doğu Akdeniz’de son yirmi yılda keşfedilen gaz yatakları, havzayı pasif bir transit güzergâhından aktif bir üretim alanına dönüştürmüştür. Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge anlaşmazlıkları, dışarıdan ithal edilmiş sorunlar değil, havzanın kendi jeolojisinden doğan meselelerdir; dolayısıyla çözümleri de dış blokların vesayetinde değil, kıyıdaş devletler arasında aranmalıdır.

Levant ise havzanın en kırılgan ve en kritik bölgesidir. Suriye’den Lübnan’a, Filistin’den Kıbrıs’a uzanan bu hat, Akdeniz güvenliğinin sürekli yeniden tanımlandığı yerdir. Bölgedeki her kriz, dış güçlerin havzaya yerleşmesi için bir vesile olmuş; her müdahale, havzanın kendi aklıyla sorunlarını çözme kapasitesini biraz daha aşındırmıştır. Süveyş’ten Cebelitarık’a, Çanakkale ve İstanbul Boğazları’ndan Sicilya Kanalı’na uzanan geçiş noktaları ise Akdeniz’i dünya ticaretinin en hassas düğümlerinden biri yapar. Bu düğüm, dış güçlerin elinde bir bağımlılık aracı, havza devletlerinin elinde ise bir kaldıraçtır.

Türkiye: Havzanın ağırlık merkezi

Bu tabloda Türkiye’nin yeri özeldir. Türkiye, Akdeniz’in hem Avrupa’ya hem Asya’ya hem de Karadeniz’e açılan tek kıyıdaşıdır. Balkanlar’dan Levant’a, Kafkasya’dan Kuzey Afrika’ya uzanan geniş bir kültür havzasıyla doğal bağlar taşır; bu bağlar diplomasiyle kurulmuş değil, yüzyıllar boyunca ortak şehirler, ortak hukuk, ortak inanç ve ortak hayat içinde örülmüştür. Saraybosna’dan Halep’e, Trablusgarp’tan Girit’e kadar bu coğrafyanın dokusunda Türk-İslâm hafızası hâlâ yaşar.

Bu yüzden Akdenizcilik, Türkiye için dışarıdan ithal edilmiş bir teori değil, kendi tarihinin ve coğrafyasının diliyle konuşan bir çerçevedir. Türkiye, bu havzanın tabii ağırlık merkezidir. Ama bu liderlik, Atlantik ya da Avrasya tasavvurlarındaki gibi tek merkezli bir hegemonya olarak düşünülmemelidir. Akdeniz’in tarihsel aklı, tek bir imparatorluğun tahakkümünden çok, rekabet eden ama birbirine bağımlı kıyıların oluşturduğu bir düzendir. Türkiye’nin rolü bu düzeni kurmak ve taşımaktır: Müslüman dünya ile Avrupa arasında, kuzey kıyısı ile güney kıyısı arasında, Balkanlar ile Levant arasında bir köprü değil, bir kurucu merkez olmak.

Bir yolun başlangıcı

Akdenizcilik, bir haritanın yeniden çizilmesinden çok, bakışın yeniden kurulmasıdır. Bize iki seçenek sunulduğunda üçüncüsünü aramak, başkalarının haritasında bir koridor olmayı reddedip kendi havzamızın merkezinden dünyaya bakmak demektir. Bu yol kolay değildir; hazır ittifakların güvenliğini, alışılmış söylemlerin rahatlığını geride bırakmayı gerektirir. Ama kaderimizin bize verdiği zemin, bu coğrafya, bu tarih ve bu nomos, üzerinde yürünmeyi bekleyen bir yol olarak önümüzde durmaktadır.

Bir yorum

  1. […] nomosu olarak Akdeniz merkezcilik olacağını düşünüyorum. Nitekim Fikir Mayamız’da daha önce de terennüm edildiği üzere Atlantik ve Avrasya paktları arasında sıkışan ülkemiz için Akdeniz, unutulmuş fakat muazzam […]

Yorumlar kapatıldı ancak, geri izlemeler ve pingback'ler açık.