Dördüncü yazımızı, tarih bilincini üç ilkeye bağlayarak bitirmiştik: fark, bağlam, süreç. Ve kapanışta, John Tosh’un Tarihin Peşinde’de saydığı, bizi bu ilkelerden alıkoyan üç çarpıtıcıyı anmıştık: gelenekçilik, nostalji ve ilerlemecilik. Bu metinde, bu üç ilkeyi tek tek masaya yatıracağız.
Baştan asıl tezi koyalım, çünkü üçünü birbirine bağlayan da budur: bu üç hastalık aslında geçmişle değil, bugünle ilgilidir. Üçü de, içinde yaşadığımız âna duyduğumuz endişeye verilmiş birer kaçış cevabıdır. Zamanı yeniden koordine ederek şimdiyi reddederler: biri onu donmuş bir öze çevirir, biri geriye kaçar, biri ileriye. Ve geçmişi bugünün ihtiyacına göre çarpıtırlar. Tarihçinin işi, bir tür katarakt ameliyatıdır: bu üç perdeyi alıp geçmişe yeniden net bakmayı mümkün kılmak.
Gelenekçilik: Donmuş Öz

Birinci hastalık, geçmişe değişmez bir üstünlük atfeder. Kadim olan, sırf kadim olduğu için en iyidir; geçmişte yatan bir öz vardır ve bu öz, her şart altında en parlak, en ideal hâldir. Değişim ise bir aşınma, bir uzaklaşmadır. Buna özcülük de denir.
Bu hastalığın en görkemli modern biçimi, ulus fikrinde belirir. Milletin, ezelden gelip ebede giden, sarsılmaz bir öz olduğu inancı. Oysa Benedict Anderson’ın Hayali Cemaatler’de gösterdiği gibi, ulus “hayal edilmiş bir cemaattir.” İstanbul’da doğup büyümüşseniz, Artvin’deki, Van’daki, Mardin’deki yurttaşınızı hiç görmemişsinizdir; yine de onunla derin, yatay bir bağ hayal edersiniz. Ailede, köyde, kasabada, bir muhabbet halkasında bağlar gerçektir; yüz yüzedir, dokunulurdur. Ama ulus, bütün bunların üstüne kurulan, doğrudan tecrübe edilemeyen bir üst kimliktir. Ve ulus-devletin görevi, tam da bu bağı gözünüzün önüne koymak, sizi o öze ikna etmektir.
İşte tarihin devreye girdiği yer burasıdır. On dokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren, üniversitelerde kurumsallaşan tarihçiliğin ilk misyonlarından biri bu özü üretmek ve sergilemek oldu: “Siz bir ulussunuz; bakın, kanıt A, kanıt B.” Bu çoğu zaman bir projedir. Ve projenin malzemesi sıklıkla sonradan imal edilir. Eric Hobsbawm ile Terence Ranger’ın derlediği Geleneğin İcadı, asırlık sanılan birçok “geleneğin” aslında modern dönemin, çoğu kez on dokuzuncu yüzyılın ürünü olduğunu gösterir.
Kendi tarihimizde de örnekleri açıktır. Cemal Kafadar, İki Cihan Âresinde’de, Osmanlı hanedanının Kayı boyundan geldiğine dair kuruluş dönemine ait bir belge bulunmadığını, bu soyağacının sonradan kurulduğunu ortaya koyar; Ertuğrul Gazi’nin aşiretinin Karakeçili olduğu bile on dokuzuncu yüzyılda yazılmıştır. Selim Deringil ise İktidarın Sembolleri ve İdeoloji’de, Sultan II. Abdülhamid döneminin “modern” araçlarla nasıl bir imparatorluk imgesi inşa ettiğini -devlet törenlerini, modern protokolü, devlet armasını, hanedan kültünü- arşiv kaynaklarıyla anlatır. Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul’a girişini mehter eşliğinde canlandıran o görkemli tablolar da büyük ölçüde sonraki kuşakların muhayyilesinin ürünüdür; fethin azameti tarihî bir gerçektir, ama onu zihnimizde resmediş biçimimizi çoğu zaman sonradan kurarız.
Burada iki noktanın altını birlikte çizmek gerekir. Birincisi: bu Türklere özgü bir kusur değildir. Anderson ve Hobsbawm’ın asıl iddiası tam tersidir. Almanlar, Fransızlar, İngilizler, kısacası modern dünyanın bütün ulusları aynı dönemde aynı işi yaptı; herkes kendi “ezelî” özünü imal etti. İkincisi ve daha önemlisi: bir geleneğin on dokuzuncu yüzyılda derlenmiş olması onu değersizleştirmez. Mesele derlemeyi ezelî bir özle karıştırmaktır. İmal edilmiş bir öz, sorgulanamaz ve değişmez bir hakikat gibi sunulduğunda, artık tarih olmaktan çıkar; ikinci yazıda söylediğimiz anlamda kurgu olmaktan çıkıp uydurmaya, dördüncü yazıdaki fark ilkesini çiğneyen bir donmuşluğa dönüşür. Gelenekçilik, geçmişi kendi dondurulmuş suretimize benzetir.
Nostalji: Geriye Kaçış

İkinci hastalık değişimi reddetmez, gelenekçilik gibi değildir bu yönüyle. Ama değişimi bir kötüye gidiş olarak okur. Karamsar bir zaman koordinasyonudur. Kökeni ise gayet insanidir. Beynimiz seçici bir hafıza üzerine kuruludur; acıyı, travmayı unutur, güzeli saklar. Her kuşak, istisnasız, bir noktada “ah, bizim zamanımız” der. Bu bizden önceki nesillerin tekeli değildir; insan yaşlandıkça kendinde de fark eder. Nostalji, kötü anıların silinip yerine altın bir geçmişin kaldığı bu seçiciliğin, topluma yansımış hâlidir.
Tarihçilikteki tezahürü, altın çağ kurgusudur. Bir dönemi mutlak zirve kabul edip, sonrasını ona göre “duraklama” ve “çöküş” diye okumak. Üçüncü yazıda Osmanlı’nın “yükseliş-duraklama-çöküş” şemasını ve Lale Devri’nin nasıl yeniden anlamlandırıldığını konuşmuştuk -Aslına bakılırsa bu şemanın orta terimi, yani “duraklama”, başlı başına bir yanılsamadır; çünkü hiçbir toplum durağan değildir, o “durgun” sanılan yüzyıllarda bile devlet de toplum da durmadan dönüşür-. İşte o çöküş edebiyatının psikolojik yakıtı nostaljidir. Aynı kalıbı başka ölçeklerde de görürüz: İstanbul’un fethi ve Fâtih Sultan Mehmed dönemi de, çoğu zaman anlatıldığı gibi pürüzsüz bir “altın çağ” değil, kendi ağır meydan okumalarını barındıran bir dönemdi. Ya da Batı düşüncesinde Roma’nın yitirilişinin yarattığı o derin kimlik bunalımı ve “kayıp ihtişam” edebiyatı.
Burada bir hassasiyeti korumak gerekir. Asr-ı saadet gibi bir dönemi yüceltmekle, onu metodolojik olarak dondurmak farklı şeylerdir. Bir çağa hürmet etmek meşru ve anlamlıdır; ama o çağı, sonrasındaki her şeyin ancak bir gerileme sayılacağı sabit bir tepe noktasına çevirmek, tarihçinin gözüne inen bir katarakttır. Birincisi bir değer, ikincisi bir yöntem hatasıdır.
İlginç olan şu: kendi medeniyetimizin yükseliş ve düşüş üzerine en derin kuramı, nostaljinin tam panzehiridir. İbn Haldun, Mukaddime’de devletlerin asabiyet üzerinden nasıl kurulup nasıl çözüldüğünü çözümlerken hiçbir “altın çağa” ağlamaz; yükselişi de düşüşü de bir umran kanunu olarak inceler. İbn Haldun bize, çöküş üzerine titizlikle düşünmenin nostaljiye düşmeden de mümkün olduğunu gösterir. Aradaki fark, analiz ile hasret arasındaki farktır.
İlerlemecilik: İleriye Kaçış

Üçüncü hastalık, nostaljinin tam aynadaki aksidir. Burada değişim her zaman iyileşmedir. Çizgisel bir ilerleme tahayyül edin: her ertesi gün bir öncekinden daha parlak, çünkü dünya gitgide daha çok bilimle, daha çok teknikle donanıyor. Ne kadar ileri giderseniz, o kadar üstün bir medeniyet olursunuz; ve o zirve, bizim coğrafyamız için çoğu zaman “Batı” diye adlandırılır.
Üç kıtaya hükmetmiş bir cihan devleti olan Osmanlı’nın son yüzyılındaki o meşhur dert de budur: “muasır medeniyet seviyesine” yetişmek. Ama dikkat: bu yalnızca Osmanlı Devleti’nin derdi değildi. On dokuzuncu yüzyılda Çin de, Japonya da, Mısır da, Yunanistan da aynı kıvranışı yaşadı. Çünkü ortada zımni bir dogma vardı: modernleşmenin tek bir yolu vardır, o da Batı’nın geçtiği bütün aşamaları sırayla tekrarlamak yani taklit.
Bu hastalık, üçüncü yazıdaki “batıya akan ırmak” anlatısının ileriye dönük yüzüdür. Herbert Butterfield’in teşhis ettiği o teleolojik okuma; geçmişi, bugüne doğru muzaffer bir yürüyüş gibi kurgulamak ilerlemecilikten beslenir. Ve dikkat çekici olan şudur: ilerlemecilik de tıpkı gelenekçilik gibi fark ilkesini çiğner, ama ters yönden. Gelenekçilik geçmişi bizim donmuş suretimize çevirirken, ilerlemecilik bütün geçmiş çağları bugünün eksik birer taslağı olarak sıralar. İkisi de anakronizmdir; ikisi de geçmişin yabancı bir ülke olmasına tahammül edemez.
Katarakt Ameliyatı
Şimdi üçünü bir araya getirelim, çünkü asıl mesele tek tek hastalıklar değil, ortak kökleridir. Gelenekçilik, nostalji ve ilerlemecilik: üçü de geçmişe dair iddialar gibi görünür, ama hepsi bugüne verilen cevaplardır. Üçü de, içinde yaşadığımız topluma duyulan endişe ve güvensizliğin psikolojik tercümesidir. Şimdiye katlanamayan zihin, başka bir zamana tutunur: ya geçmişin donmuş özüne, ya kayıp altın çağına, ya parlak geleceğe. Yeni bir zaman koordinasyonu kurar ve geçmişi o koordinata göre eğip büker.
İşte bu yüzden çarpıtırlar. Bugünün kaygısını yatıştırmak için yazılan bir tarih, geçmişi olduğu gibi göremez; göremediği için de aslında o kaygıyı çözmez, yalnızca erteler. Çare, dördüncü yazının iki ilkesidir: bağlam ve süreç. Her olguyu kendi çağının içine oturtmak ve onu gerçek değişim süreçleri boyunca izlemek. İşte gözün önündeki perdeyi kaldıran budur.
Tarihçinin görevi de tam burada billurlaşır. Tarihçi topluma bir ayna tutar; ama bu ayna, onun özünü kutsallaştırmak, kayıp çağına ağıt yakmak ya da ona parlak bir gelecek vaat etmek için değildir. Aksine: geçmişi, rahatsız edici kısımları da dâhil, olduğu gibi göstermek; “bak, şu kataraktdan kurtul” diyebilmek içindir. Bu, bütün seri boyunca adını koyduğumuz duruşun disiplinli alçakgönüllülüğün uygulamadaki hâlidir. Üç hastalık, tam da bu disiplinin direndiği üç çekim gücüdür.
Ama burada hoş bir kıvrım var ve bizi bir sonraki yazıya taşıyor. Bu hastalıkları teşhis eden disiplinin kendisi yani “bilimsel tarih” gökten inmedi. O da belirli bir zamanın ve yerin ürünüdür: on dokuzuncu yüzyıl Alman üniversitelerinin, yükselen ulus-devletin. Yani hastalıkların en büyük kışkırtıcısı olan ulus-devlet, aynı zamanda onları teşhis edecek mesleği de doğurdu. Öyleyse sormamız gereken şudur: tarih nasıl “bilim” oldu, bu kimin bilimiydi ve bu bilim kendisi nasıl değişti?
Meraklısı İçin: Kaynaklar ve İzler
- John Tosh, Tarihin Peşinde: Modern Tarih Çalışmasında Hedefler, Yöntemler ve Yeni Doğrultular, çev. Özden Arıkan, Tarih Vakfı Yurt Yayınları – künye
- Benedict Anderson, Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, çev. İskender Savaşır, Metis Yayınları – künye
- Eric J. Hobsbawm & Terence Ranger (haz.), Geleneğin İcadı, çev. Mehmet Murat Şahin, Agora Kitaplığı, 2006 – künye
- Cemal Kafadar, İki Cihan Âresinde: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Metis Yayınları (önce Birleşik Yayınevi, 2010) – Kayı kökeninin sonradan icadı için – künye
- Selim Deringil, İktidarın Sembolleri ve İdeoloji: II. Abdülhamid Dönemi (1876-1909), Yapı Kredi Yayınları – Abdülhamid dönemi sembol/tören üretimi için – künye
- İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları -asabiyet ve umran- künye






Yorumlar kapatıldı.