İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tarih Bilinci-Tarihin Meseleleri – IV

Geçmiş Yabancı Bir Ülkedir

Bir önceki yazıyı bir vaatle bitirmiştik: merceği değiştirmeyi öğrendikten sonra, şimdi onu tümüyle çıkarıp geçmişin gözüyle bakmayı deneyeceğiz. Bunu mümkün kılan disipline tarihçiler tarih bilinci ya da tarihsel farkındalık derler. John Tosh’un Tarihin Peşinde eserinde gösterdiği gibi, bu bilinç aslında neredeyse evrensel bir melekedir; çünkü bir önceki yazılarda söylediğimiz üzere, hepimiz bir anlamda birer tarihçiyiz. Ama disiplinli hâli üç ilkeye dayanır: fark, bağlam ve süreç. Bu ilkeler yalnızca akademisyenlerin değil, geçmişiyle ilişki kuran her okurun, her yurttaşın işine yarar.

Tosh’un dikkat çektiği bir tehlike daha var: toplumsal hafızayı çarpıtan üç eğilim gelenek, nostalji ve ilerleme inancı. Dikkat ederseniz bunlar, bu serinin başından beri uyardığı tam o tuzaklardır. İlerleme inancı, üçüncü yazıdaki “batıya akan ırmak” teleolojisinin ta kendisidir; nostalji, geçmişi romantize etme dürtüsü; gelenek ise sorgulamadan tekrarlama alışkanlığı. Tarih bilinci, işte bu üç çekim gücüne karşı bir denge organıdır.

Birinci İlke: Fark

En temel ilke budur. Geçmiş, farklı bir yerdir; hatta L. P. Hartley’nin ünlü cümlesiyle, “geçmiş yabancı bir ülkedir; orada işler farklı yürür.” David Lowenthal bütün bir kitabı bu fikre ayırmıştı. Tosh’a göre tarihçinin ilk sorumluluğu, kendi çağı ile geçmiş çağlar arasındaki uçurumun ölçüsünü almaktır.

Biz belirli bir teknoloji düzeyine, belirli bir gelire, belirli bir dünya görüşüne alışmış, bu çağın insanlarıyız. Geriye dönüp on sekizinci, on beşinci, hatta milattan önceki bir yüzyıla baktığımızda, oradaki insanların bizim gibi olmadığını kavramamız gerekir. Bunu söylemek kolay, yapmak son derece zordur. Bir belge okurken her şey o kadar tanıdık gelir ki -“o da insan, ben de insan, neden anlamayayım?”- oysa anlayamazsınız; çünkü o dünyada yaşamadınız.

İşte buradaki en büyük günah anakronizmdir: bugünün kavramlarını alıp geçmişe monte etmek ve geçmişi onlarla yargılamak. Osmanlı ordusunu, zorunlu askerliğe ve zorunlu eğitime dayanan bir ulus-devlet ordusuyla kıyaslamak böyle bir hatadır. Ya da on altıncı-on yedinci yüzyıl Osmanlı toplumundaki çok düşük okuryazarlık oranını -birkaç puanlık bir kesimi- “nasıl yani, kitap okumuyorlar mıydı?” diye yadırgamak. Matbaa öncesi, zorunlu eğitim öncesi bir dünyada bu, anormallik değil, çağın normudur; anormal olan, ona yirminci yüzyılın gözlüğüyle bakmaktır.

Tosh, bunun en kötü türünü zihinsel anakronizm diye adlandırır: o insanların bizim değerlerimize, korkularımıza, umutlarımıza, önceliklerimize sahip olduğunu varsaymak. Oysa onların hayalleri başkaydı, çocuklukları başkaydı. Hatta Philippe Ariès’in etkili -ve sonradan çokça tartışılan- tezine göre, “çocukluk” diye korunaklı, ayrı bir hayat evresi büyük ölçüde modern bir icattır; modern öncesi dünyada çocuk, bebeklik çağını atlatır atlatmaz, altı-yedi yaşından itibaren yetişkinlerin arasında, küçük bir yetişkin gibi yaşardı. Aynı şekilde bizim anladığımız anlamda bir “yaşlılık” da yoktu; kırkı aşmak başlı başına bir eşikti, altmışı yetmişi görmek nadirdi, tıp bambaşkaydı.

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu’nda (1975) bu farkı en çarpıcı alanda gösterir: ölümle, bedenle ve cezayla ilişkimiz tarihsel olarak özgüldür. On sekizinci yüzyılda Londra’da Tyburn darağaçlarının çevresinde toplanan on binlerce kişi, bir idamı -bizim bir gösteri izler gibi, hatta atıştırarak- seyredebiliyordu. Foucault buna “darağacının gösterisi” der. Bize dehşet verici gelir. Ama bunun nedeni, o insanların canavar olması değil; acının, bedenin ve cezanın bütün ekonomisinin o çağda bambaşka kurulmuş olmasıdır.

Aynı ölçü, bizim kendi tarihimizin en sarsıcı meselelerinden birine de uygulanmalıdır: Fatih’in Kānunnâme’sinde düzene bağladığı kardeş katli. Bugünden bakınca tüylerimizi ürpertir. Disiplinli hamle, onu yirmi birinci yüzyılın değerleriyle yargılamak değil, kendi çağının içine yerleştirmektir: o dönemde hanedanlar -Avrupa’dakiler dâhil- saltanat veraseti meselesini nasıl çözüyordu, bu o çağda meşru sayılıyor muydu? Bunu sormak, anlamak demektir; ve anlamak, asla onaylamak demek değildir.

Buradan ilkenin asıl güçlüğü çıkar: kendi kıyafetlerimizi çıkarıp o insanlarla gerçekten empati kurmak, dünyayı onların gözünden görmek ama bunu yaparken onların biz olmadığını da bir an unutmamak. Fark ve empati, aynı anda. Bu, “tamam, artık onların gözüyle bakıyorum” demekle olmaz; yıllarla, birinci el kaynakları süze süze, çağın ruhuna sızarak gelen, bir tarihçinin en zor melekesidir.

Hatta tarihçinin kullandığı dönem etiketleri bile bu farkın bir parçasıdır. “Altın çağ”, “yükseliş”, “gerileme” ya da “Orta Çağ”, “erken modern” bunların hepsi bizim sonradan yakıştırdığımız adlardır. Tosh’un deyişiyle bu etiketler farkı işaret eder, ama aynı zamanda geçmişin insanlarına, onlar için hiçbir anlamı olmayan adları dayatır. Üçüncü yazıdaki Lale Devri’ni hatırlayın: dönemi yaşayanlar bir “lale devrinde” olduklarını bilmiyorlardı. Dönemlendirme zorunludur o devasa mesafeyi parça parça incelemek için ona isimler koymamız gerekir ama kendi sorunlarını da içinde taşır.

İkinci İlke: Bağlam

İkinci ilke buradan doğar. Çünkü farkı görmek, tek başına yeterli değildir; aksi hâlde geçmiş, yalnızca tuhaflıklar müzesine, egzotik bir tuhaflıklar koleksiyonuna dönüşür. Tosh’un hatırlattığı gibi, tarihçinin amacı yalnızca geçmişin yabancılığını ortaya koymak değil, onu açıklamaktır; bu da incelediği konuyu kendi bağlamından koparmamak demektir.

Kardeş katli ancak Osmanlı veraset sisteminin ve çağın hanedan mantığının içinde anlaşılır hâle gelir; o düşük okuryazarlık oranı ancak matbaa ve kitle eğitimi öncesi bir toplumun koşulları içinde anlam kazanır. Bağlam, “tuhaf” olanı “anlaşılır” kılan şeydir. Böylece fark ile bağlam bir çift oluşturur: fark, geçmişi kendimize benzetmemizi engeller; bağlam ise onu açıklanamaz bir merak nesnesi olarak bırakmamızı. Biri bizi kibirden, öbürü tembellikten korur.

Üçüncü İlke: Süreç

Üçüncü ilke ise tarihsel sürecin tanınmasıdır: olayların zaman içindeki birbiriyle ilişkisi, ki bu ilişki onlara, tek tek ele alındıklarında taşıyamayacakları bir anlam yükler. Tarihin asıl konusu, daha ilk yazılarda söylediğimiz gibi, değişimdir. Süreçler kimi zaman tarihin hızlandığı ani kopuşlarla, kimi zaman da neredeyse durduğu uzun durgunluklarla ilerler.

Süreç ilkesi, geçmiş ile bugün arasında kurulabilecek en sağlıklı köprüdür. Çünkü bir süreci tanımak, bizi hem “geçmiş ölmüş, bitmiş bir şeydir” cansızlığından hem de “geçmiş tıpkı bugün gibidir” anakronizminden kurtarır. Tosh’un belirttiği gibi, bir süreci teşhis etmek, onun esiri olmak anlamına gelmez; ama bugünkü dünyamızı açıklamamıza yardım edebilir. İşte bu yüzden süreç, tarihi bir tuhaflıklar müzesi olmaktan çıkaran ilkedir: geçmişi, onu bugünün ölçütleriyle yargılamadan, bugünü açıklayan bir güce dönüştürür.

Bir Serinin Sonunda

Dört yazı boyunca tek bir duruşa doğru ilerledik; adını şimdi koyabiliriz: disiplinli alçakgönüllülük.

Tarih, ilk yazıda gördüğümüz gibi üretiminde çoğuldur. Bir loncanın tekeli değil, üzerinde birçok elin hak sahibi olduğu ortak bir alandır. İkinci yazıda gördüğümüz gibi kurgudur ve hiçbir zaman nihai değildir; ama “nihai değildir” demek “her şey uydurulabilir” demek değildir, çünkü delil hâlâ terbiye eder. Üçüncü yazıda gördüğümüz gibi perspektife bağlıdır; mercek, resmi değiştirir ve çoğu zaman bakan çağı ele verir. Ve dördüncü yazıda gördüğümüz gibi, bütün bunlara rağmen keyfî değildir. Çünkü tarih bilinci ona bir disiplin dayatır: geçmişin farkına saygı göster, onu bağlamına yerleştir, sürecin içinde oku ve geleneğin, nostaljinin, ilerleme inancının çekimine kapılma.

İşte tarihçiyi hem “işte hakikat budur, nokta” diyen dogmatikten, hem de “her şey mübahtır” diyen sahtekârdan ayıran şey budur. İkisinin ortasındaki o ince, zorlu, ömür boyu öğrenilen yol.

Ve en derin kazanç belki de sonunda gizli. Geçmişi bizden koruyan bu disiplin, aynı zamanda kendi bugünümüzü de bize yabancılaştırır. “Çocukluk”, “ulus”, “Lale Devri”, “çöküş” gibi kavramların birer kurgu olduğunu bir kez gördüğünüzde, kendi kategorilerinizi de artık ezelî ve ebedî sayamazsınız. Tarih bilinci, nihayetinde bir tür kendini tanımadır: geçmişe çevirdiğimiz ayna, bize kendi dünyamızın ne kadar tuhaf -ve ne kadar geçici- olduğunu gösterir. Geçmişin yabancı bir ülke olduğunu öğrenen, eninde sonunda kendi memleketine de bir yabancının dikkatiyle bakmayı öğrenir.


Meraklısı İçin: Kaynaklar ve İzler

  • John Tosh, The Pursuit of History (Tarihin Peşinde), Longman, 1984 (ve sonraki baskıları) – tarihsel farkındalığın üç ilkesi: fark, bağlam, süreç; toplumsal hafızanın üç çarpıtıcısı: gelenek, nostalji, ilerleme inancı.
    Internet Archive
  • L. P. Hartley, The Go-Between (1953) – “geçmiş yabancı bir ülkedir.”
    el yazması ve açılış cümlesi (Rylands)
  • David Lowenthal, The Past Is a Foreign Country, Cambridge University Press, 1985.
    Internet Archive
  • Philippe Ariès, L’Enfant et la vie familiale sous l’Ancien Régime (1960; İng. Centuries of Childhood, 1962) – “çocukluğun” modern bir kurgu oluşu tezi (sonradan Shulamith Shahar gibi tarihçilerce eleştirilmiştir) – künye
  • Michel Foucault, Surveiller et punir (Hapishanenin Doğuşu / Discipline and Punish), 1975 – “darağacının gösterisi.”  – künye
  • Jacques Le Goff, Tarihi Dönemlere Ayırmak Şart mı? (2014) – dönemlendirmenin kurgusallığı üzerine – Columbia UP

Yorumlar kapatıldı.