İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Peyami Safa’nın Fikrî Serüveni

İnsanı bilgiç yapan yalnız ve yalnız ızdıraptır. Ayılara mahsus, irsî ve hiç sarsılmayan sıhhat sağır ve sezişsizdir. Böyle bir sıhhat hiçbir şey istemez, hiçbir şey sormaz. Her bilgi ızdıraptan gelir. Izdırap sebep sorar; hâlbuki neş’e olduğu yerde kalmağa ve geriye doğru bakmağa temayül eder. Izdırapta insan daima incelir. Her şeyden evvel düşüncemizin son kurtarıcısı büyük acıdır; son derinliğimize bizi yalnız o götürür.

— “Sporun Dostları ve Düşmanları”, Yeni Mecmua, 17 Ocak 1941. Stefan Zweig’dan iktibas etmiştir.

Peyami Safa bu sözlerden asla ödün vermemiştir. Seciyesini kamçılamak ve ıstırabını artırmak için fizikî çareler aramış, formsuz ve sonsuz bir hakikate erişmek istemiştir. Bunu Bir Tereddüdün Romanı’nda Yeni Dünya ile alegorikleştirir. René Daumal ve Pessoa gibi, küçük yaşta hayatı, dünyayı ve hazır sunulan bilgileri sorgulamıştır. Peyami Safa için açlık ve sefalet şifaydı; zaten aksi düşünülemezdi. Zira açlık ve sefaletten hiçbir vakit kurtulamamış, öldüğünde bile fakir ayrılmıştır.

Fakirlik ve hastalık dirilticidir: Korkutur ve iradeyi kırbaçlar, uyuklayan enerjileri ayaklandırır. (…) Başarmak için korku da ümit kadar şarttır. İnsana fakirliğin ve hastalığın öğrettiklerini hiçbir okul ve kitap veremez.

— Beşir Ayvazoğlu, Peyami: Hayatı, Sanatı, Felsefesi, Dramı, s. 42.

Peyami Safa dokuz yaşından itibaren mafsal iltihabıyla mücadele etmiş, on yedi yaşında hastalıktan kurtulmuş, fakat etkisini ölümüne kadar çekmiştir. Yazı hayatındaki en çarpıcı unsur, yazdıklarını yaşamasıdır. Yazdıklarıyla yaşamıştır Peyami; tıpkı D’Annunzio’nun Il Piacere’de işaret ettiği şekilde: “Hayatını, tıpkı bir sanat eseri meydana getirir gibi kendin yaratmalısın. Bir entelektüelin yaşamı, öznesi kendisi olan bir sanat eseri olmak zorundadır. Gerçek üstünlük tamamıyla buradadır. Ne pahasına olursa olsun, sarhoşluk derecesine varana dek özgürlüğünü korumalısın.” Bu sefer Peyami’den: “O zaman anladım ki, terbiye ancak bir sanattır (…)”

Peyami Safa parasızlık yüzünden hayata erken atılır. On dört yaşında Rehber-i İttihad’da hocalığa başlamıştır; dikkatinizi çekerim ki henüz lise talebesi bile değildi. Aynı dönemde Posta ve Telgraf Nezareti’nde memurluk da yapmıştır.

On yaşında yazmaya başlamış, Vefa’da “Piyano Muallimesi” adlı hikâyeyi yazmıştır. 1913’te ise ilk roman denemesini kaleme almıştır.

Küçüklük serüvenine babasının oğlu olarak değil, kesinlikle Peyami Safa olarak başlamıştır. Erken yaştaki bu keskin bireysel bilinç ve entelektüel özerklik, kurumsal bir okul eğitiminden ziyade kendi kendini yetiştirme (otodidakt) mucizesine dayanır. Henüz altı-yedi yaşlarındayken, sünnet hediyesi olarak babasının dostu Dr. Abdullah Cevdet’in verdiği iki ciltlik Petit Larousse sözlüğünü adeta yutarcasına okuyarak kendi kendine Fransızca öğrenmiştir. Maddi imkânsızlıklar yüzünden Vefa İdadisi’ni yarım bırakmak zorunda kalmasına rağmen, kendi imkânlarıyla ilerlettiği Fransızcası sayesinde psikoloji, tıp ve felsefe literatürüne hâkim olmuş; akranlarının çok ötesinde bir zihnî olgunluğa ulaşmıştır. Böylece hiperbireyselliği çeşitli safhalarda tezahür etmiştir.

Çocukluk fotoğrafının sol boşluğuna “Ben, Peyami Safa” yazan Peyami’de bireysellik vurgusu çok şiddetlidir. Kendisine merhamet edilmesinden tiksinen, teselliden nefret eden biriydi. Yakın arkadaşları olsa da, en iyi dostları kitaplar olmuştur: “En iyi arkadaşlarım kitaplarımdır. (…) Orası benim için hükümdar sarayı, her istediğim saatte dünyanın bütün sanatkârları, filozofları ve ilim adamlarıyla konuşabileceğim bir yerdir. Bazan da krallar ve imparatorlarla konuşurum. Fikirlerini tenkit ederim. Eğer meşru değilse, zaferlerini tezyif eder, haklarında şiddetli hükümler veririm. Haksız dikilen heykellerini kırarım.”

Kendi gerçekliğini yaratması bakımından Fernando Pessoa ile çarpıcı bir benzerlik gösterir (ikisinin hayatı da az çok aynı safhalardan geçmiştir):

Canlı hayal gücüyle, oyun arkadaşından yoksun bu küçük çocuk, gerçek dışı karakterlerle dolu tuhaf senaryolarda yaşardı. Bu, daha sonra yazılarında da tekrarlayacağı bir alışkanlıktı. Pessoa’nın 1913 yılında yayımlanan ilk yaratıcı düzyazı eseri, ismiyle müsemma bir şekilde “Yabancılaşma Ormanında” başlığını taşır. Bu tuhaf derecede gür ormanda kendisine eşlik eden sessiz kadın da dâhil olmak üzere, uyurgezer anlatıcısı için hiçbir şey tam olarak gerçek değildir. Bir yıl sonra, ilk birinci şahıs anlatıcısının, kendisine Japonya’daki sanayileşme ve sosyalist işçi hareketi hakkında ders veren, Tokyo Üniversitesinden “skandal derecede insani” bir profesörle karşılaşmasını anlattığı bir sonraki yaratıcı düzyazısını yayımladı. Japonya hakkındaki kendi fikir ve izlenimlerinin “çeşitli çaydanlık ve çay fincanlarının dikkatli bir şekilde incelenmesinden türediğini” okuyucuya açıklayan anlatıcı, sahte ya da sadece bir illüzyon olabileceğinden şüphelendiği Japon profesörün tasvir ettiği gerçek ülkeye inanmayı reddeder. O; mavi figürlerin “absürt göllerin” yanında “sonsuza dek oturduğu”, arka planda ise “tamamen gerçek dışı dağların” yer aldığı, porselen çay takımının iki boyutlu Japonya’sını tercih eder. Fernando’nun gözlerinin, babasının porseleninde tasvir edilen figürlerin üzerinde ne kadar süre kaldığını, onların özel yaşamlarına hayal gücüyle bakıp mavi tonlu bir Uzak Doğu’ya seyahat edip etmediğini bilemeyiz; ancak insan bedenlerimizin hareket ettiği boyutlardan farklı mekânsal boyutlarda gerçeklikler hayal etme konusunda erkenden ustalaştığını biliyoruz. Yetişkin bir birey olduğunda da, bizimkiyle aynı anda var olan başka evrenlerin bulunabileceği düşüncesini savundu.

Pessoa’nın kurgusal dünyalar inşa ederek benliğini çoğaltması gibi, Peyami Safa da çok erken yaşta kaleme aldığı metinlerle kendi kurgusal gerçekliğini yaratmıştır. Henüz on yaşında “Piyano Muallimesi” hikâyesini, on üç yaşında Eski Dost roman denemesini yazan yazar, 1913’te çıkardığı ilk kitabı Bir Mekteplinin Hâtıratı / Karanlıklar Kralı’nda adeta ileride yaratacağı meşhur zeki, kıvrak kahramanların prototipini çizer. Geçim kaygısıyla Server Bedi takma adıyla yazdığı ve Maurice Leblanc’ın Arsen Lüpen’inden ilhamla kurguladığı Cingöz Recai serisi de, Peyami Safa’nın kendi ağır, fırtınalı ve hastalıklı gerçekliğinden sıyrılarak benliğini çoğaltma ihtiyacının bir yansımasıdır.

Peyami Safa’nın başka evreni romanlarıydı. Orayı bir tecrübe sahasının ötesinde; yaşanmış, denenmiş, meydana gelmiş bir gerçeklik olarak yansıtıyordu. Pessoa gibi o da benliğini karakterlerine serpiştiriyordu. Ve Marinetti’nin terennüm ettiği gibi, ben’i yaşayarak ben’i yok etmiştir.

1 Ağustos 1918

“Kimi düşünüyorsunuz?” “Sizi.” “Ben kimim?” “Hayal-i muhal.”

İçtihad’dan Mütareke İstanbul’una

Yetişkinliğe giden süreçte Peyami Safa, yeterince formal eğitim görmediği için hiçbir vakit tek bir ekole ve fikre bağlı kalmamıştır. Sözde Kızlar romanını tarif ettiği şekilde, bin bir sanattan müteşekkildir. Kafasında dönen ve nihayetinde bir senteze oturan bu şeyler, onun için bir tenakuzdan ziyade bir ahenktir. Türk İnkılâbına Bakışlar’da bahsettiği Doğu-Batı sentezi de kendi hayatını etkileyen kavramlardan biridir.

Bu sebeple kendini genç yaşlarından itibaren Abdullah Cevdet’in ve onun çıkardığı İçtihad dergisinin çevresinde konumlandırması şaşırtıcı değildir. Abdullah Cevdet aynı zamanda babasının arkadaşıdır ve Peyami’ye küçük yaşından itibaren az da olsa yardımda bulunmuştur. O dönemde İçtihad, yeni tercümeleri, yabancı basına ilgisi ve Avrupalı-Amerikalı yazarları kendi sayfalarında yazmaya davet etmesiyle daha önce görülmemiş bir atılımdı. Hiyerarşilerden ve ekollerden nefret eden Peyami için burası adeta bir hazineydi. Orada düzenli olarak yazmış, bazı siyasî yazıları yüzünden de sıkıntıya düşmüştür.

Peyami Safa bu safhadan Biz İnsanlar’da bahseder. Romanın kahramanı Orhan, Peyami Safa’dan ayrı bir şahsiyet olsa da pek çok noktada biyografik olarak onun ta kendisidir: “Bilhassa ‘İçtihad’ ve ‘Madde ve Kuvvet…’ (…) ‘İçtihad’, ‘Zekâ’ mecmuaları ve bütün o (…) materyalist kütüphane… İnadına ulumu tabiiyeyi çok seviyordum.”

Ekollerden nefret eden Peyami Safa, 1921’de çıkan Dergâh’ı da eleştirmiştir. Dergâh’ın mistisizmini, basit bir Bergsonculuktan kuvvet alan bir derunileşme ihtiyacı olarak görür. Yahya Kemal’i ise henüz fikirlerini sarahate kavuşturamamış, mistik olmayan bir şair olarak telakki eder.

Peyami Safa’nın yetişkinliğe ermeye başladığı yıllar, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle sonuçlanan yıllardır: İttihat ve Terakki rejimi, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Mütareke, İşgal ve köhne Bizans şehrine Beyaz Rusların ve muhacirlerin göçü… General Vrangel, 20 Kasım 1920’de Kırım’ı boşaltarak 126 gemiyle İstanbul’a gelmişti. Daha önce, 1917 Devrimi’yle birlikte Ruslar, özellikle de Rus aristokrasisi, İstanbul’a göç etmeye başlamıştı; daha varlıklı aileler ise Avrupa’ya gitmişti. İstanbul’un nüfusu beş katına çıkmış, şehir bir metropolis olmuştu.

O dönemin İstanbul’u Babil’in tecellisiydi.

Mütareke akdedilmişti. Günler vardı ki İstanbul’un manzara-ı hariciyesi değişmişti. Rengârenk düşman askerleri şehrin sokaklarında kendi memleketlerinin sokaklarındakinden daha fazla bir serbesti içinde dolaşıyorlardı. İstanbul hakiki bir Babil, hakiki bir mahşer halini almıştı. Sanki tarih, asırlardan sonra dünyanın ortasında mahşerden bir âlem tanzir etmek üzere doksan dokuz milletin efradını Çanakkale boğazından geçirerek İstanbul’un kaldırımlarına dökmüştü. Şehir halkı perişan bir vaziyette idi. Her yüzde derin bir hatt-ı endişe vardı. Harbin sulha mübeddel olması, ufuklarda top seslerinin kesilmesi, insan sürülerinin yer ve yurtlarından alınarak meçhul hudutlara sevk-i ameliyesi filhakika durmuştu. Fakat ruhlar endişenin zehir ve kabuslarıyla boğulduktan sonra bu sulh nasıl bir nimet ve teselli olabilirdi? Bütün memleket, barut fıçısı üstünde oturan bir insanın izakar vaziyetinde idi.

— Selahaddin Enis [Atabeyoğlu], Cehennem Yolcuları, 1926, s. 165.

Hırsızlık, tecavüz, belli belirsiz katliamlar; veba, kolera, tifo, tifüs, sıtma ve frengi had safhaya ulaşmıştı. Hastanelerde kadınlar frengiden yatıyordu; hastalık evli kadınlar arasında bile yaygındı. 1922’de tefrika edilmeye başlanan İstanbul’da Neler Gördüm? adlı tercüme eser buna değinir.

Yangınlar çoğalmış, en temel ihtiyaçlara servet ödenir olmuş, ne varsa karaborsada bulunur olmuştu. Savaştan dönen askerlere devlet yardım etmemiş, bu yüzden çoğu anadan üryan bir şekilde sokaklarda dolaşmaya ya da yatmaya başlamıştı. Amerikan destekli Yakındoğu Yardım Derneği günde 160 bin kişiye yemek veriyor, ölüler günlerce sokaktan kaldırılmıyordu.¹ Mebuslar, nazırlar, memurlar, azınlıklar eşkıyalık ve ihtikârla uğraşıyordu. Muhtarlıklar, kocası belirli bir süre memurluk etmiş dul kadınlara başvurmaları hâlinde “dul aylığı” bağlardı. Savaşla birlikte bu uygulama çığırından çıktı: Muhtarlık ölüm belgesi vermediği için ölenler kâğıt üzerinde ölmüyor, bu sayede verilecek para veya mal başkalarına satılıyordu.

Cevdet Kudret’in Sınıf Arkadaşları romanı, dönemin ihtikâr düzenini şöyle anlatır:

Cemil Malik bey ticaretle uğraşırdı. Mahallede söylendiğine göre, “savaş zengini”ydi. Karaköy’de, Ömer Âbit hanında, beş odalı, büyük bir yazıhanesi vardı. Bunun iç içe geçen iki odası oturma ve toplantı salonu olarak kullanılırdı. Toplantı saatlerinde kapılar kapanır, içerde büyük hesaplar dönerdi. Buraya gelen ziyaretçilerin çoğu “İhracat Heyeti”, “Men’-i İhtikâr Heyeti”, “İaşe Heyeti” gibi kurumların kimi üyeleriyle başkanları, “Kantariye Şirketi” ve “Harp Kömür Şirketi” ile ilgili kişiler ya da ilerigelen birkaç mebus ve tanınmış birçok tüccar ve komisyoncu gibi kimselerdi.

Cemil Malik beyin niçin başkalarıyla değil de ille bu gibi kimselerle sık sık buluştuğunu herkes biliyordu.

“İhracat Heyeti” Ticaret ve Ziraat Nezareti’ne bağlıydı. Başlıca işi, memleketten mal çıkmasını düzene koymaktı; dışarıya mal satabilmek için oradan “ihracat vesikası” almak gerekti.

Almanya, kendi memleketinde fiyatların yükselmesini önlemek amacıyla dış memleketlerle serbest alışverişi kaldırmış, eşya almak istediği yerlere birer “Satın Alma Komisyonu” göndermişti; o komisyonlardan başka hiçbir kişinin ya da şirketin yolladığı eşyayı memleketine sokmuyordu. “Satın Alma Komisyonu”ysa her kişiden mal almıyor, İhracat Heyeti’nin müsaadesiyle kurulmuş olan “Kantariye” vb. gibi birtakım şirketlerle sözleşme yaparak ya onlardan, ya da elinde ihracat vesikası bulunan tüccardan alıyordu. Vesikası olmayan tüccar, malını satmak için komisyona başvurduğu zaman, Almanlar: “Biz sizden mal almayız, onu filan şirkete satınız,” diyordu. Şirketlerse, malı yok pahasına alan, sonra birkaç kat fiyatla satan birer kurum haline gelmişti. En kestirme yol, bir “ihraç vesikası” ele geçirmekti; bunu almak için de tüccar olmak değil, ya nüfuz ya tanıdık, ya da para sahibi olmak gerekti. İşte bu yüzden, memlekette bir “vesika ticareti” başlamıştı; bunun türlü biçimleri vardı; ya, tüccar olmayan herhangi bir kimse herhangi bir yolla eline bir vesika geçirir, sonra onu bir tüccara satar; ya da bir tacir İhracat Heyeti’ne başvurur, ihraç edilecek malın nerede depo edildiğini bildirir, kimden geldiği gizli tutulan bir iltimas ile bir vesika alır, sonra malı memleket içinde satar ve elinde serbest kalan vesikayı da başka bir tüccara çok yüksek bir fiyatla devrederdi.

Bunun yanında bir de “vagon ticareti” adı verilen daha geniş ölçüde bir ihtikâr hareketi vardı: Türkiye ile müttefik bulunan Almanya ve Avusturya gibi memleketlere mal çıkarmak, ya da Türkiye’de bulunmayan şeker, vb. gibi şeyleri oralardan getirmek için bir taşıt bulmak gerekti. Fakat bunların hepsi resmî makamların elindeydi. Taşınacak malın cinsine göre, ya “Harbiye Nezareti”nden, ya “İaşe Heyeti”nden, ya “İhracat Heyeti”nden, ya “Harp Kömür Şirketi”nden “vagon vesikası” almak gerekti. Eline böyle bir vesika geçirebilen kimse, Avusturya’da kilosunu 5 kuruşa aldığı şekeri İstanbul’a getirir, 250, hatta 300 kuruşa satardı. Vagon vesikası da, ihraç vesikası gibi, piyasada elden ele satılırdı. Vesika veren makamlar da bunun ayrıca ticaretini yapardı; bu ticaretin en açık örneği kömür işinde görülmüştü:

1332 (1916) Temmuzunda, İstanbul’da “Harp Kömür Şirketi” kurulmuştu. Bu şirket, maden kömürüne gereksemesi olan elektrik, çıkarılan kömür, saptanan kurumların gereksemelerini karşılamaya yetecek kadar olmadığı için Almanya’dan ayrıca kömür getirilmesine müsaade etti. Böyle bir işe girişmek isteyenlere “vagon vesikası” veriliyor, vesikasızlar kömür getiremiyordu. Şirket, bir yandan da, memleket içindeki kömür çıkarımını göz önünde tutmaya başladı ve içerdeki üretimi azaltmak için elinden gelen her şeyi yapmaktan çekinmedi:

a. Zonguldak’ta öteden beri çalışan usta işçiler Nazilli’ye, linyit ocaklarına gönderildi. b. Geri kalan işçiler iyi beslenmeyerek kuvvetsiz düşürüldü. Bunun sonucu belli: içerdeki üretim azaldıkça Almanya’dan daha çok kömür getirildi, böylelikle de daha çok “vagon vesikası” vermek olanağı kazanıldı…

Bir malın memleket içinde bir yerden başka bir yere taşınması işinde de vagon ticareti, daha küçük ölçüde olarak, yine yapılırdı.

“İaşe Heyeti” de buna benzer bir yol tutturmuştu. Savaş yüzünden çiftçilerin çoğu askere gitmiş, üretim azalmıştı, bütün memlekette bir yiyecek kıtlığı vardı. Bunu önlemek için bazı şirketler bazı çiftlikleri uzun sürelerle kiralamış, traktörler getirmiş, toprağı sürmeye girişmişti. Fakat İaşe Heyeti’nin kararıyla makinelere devletçe elkonmuştu: halkı doyurmak işini üzerine alan İaşe Heyeti, yiyecek ihtikârının ortadan kalkmasını istemiyordu.

Memleketi üç köşeden sıkıştıran ihtikârın önüne geçmek için 1332 (1916) Eylülünde Dahiliye Nezareti’ne bağlı bir “Men’-i İhtikâr Heyeti” kuruldu. Böylece, dördüncü bir köşe meydana geldi.

Yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Bir defa, İhracat Heyeti, Ticaret ve Ziraat Nezareti’ne; İaşe Heyeti, Harbiye Nezareti’ne; Men’-i İhtikâr Heyeti, Dahiliye Nezareti’ne bağlıydı. Birinin kararını öbürü bozuyor, denetim bir elden yapılmadığı için ihtikâr her gün biraz daha şiddetleniyor.

— Cevdet Kudret, Sınıf Arkadaşları, Evrensel Basım Yayın, 2012, s. 131.

İşte Babil’i andıran bu işgal İstanbul’unda Peyami Safa, ağabeyi İlhami Safa ile birlikte çıkardığı Yirminci Asır gazetesinde yayımladığı “Asrın Hikâyeleri” ile edebî mecraya adım atar. Beşir Ayvazoğlu’nun belirttiği gibi, henüz 19-20 yaşlarındaki bir gencin kaleminden çıkan bu kısa hikâyeler; Mütareke İstanbul’unun ahlaki krizini, aldatılan eşleri, kontrolden çıkan gençlik arzularını ve yozlaşmış Beyoğlu bohem hayatını canlı bir dille resmeder. Nitekim yazar, 1922’de kaleme aldığı Gençliğimiz adlı uzun hikâyesinde ve Sözde Kızlar romanında bu durumu doğrudan mazi-hâl ve Doğu-Batı çatışması üzerinden sorgular. Gençliğimiz’deki Şeref karakterinin ağzından işgal İstanbul’undaki köksüz zümreyi şu sözlerle şiddetle yerer: “Bunlar sahte Türkler, levanten kibarları, dillerini, âdetlerini, vicdanlarını kaybetmiş insanlar… Türk cemiyetinin kertenkeleleri!”

Sözde Kızlar’daki yozlaşmış Behiç ile Anadolu’daki Millî Mücadele’nin safiyetini temsil eden Mebrure arasındaki karşıtlık, Peyami Safa’nın Abdullah Cevdet çizgisindeki Batıcılıktan kopup millî ve fikrî bir senteze yönelişinin ilk açık işaretidir: “(…) Onun [Avrupalılaşmış, Avrupa dostu] gözünde Avrupa’ya başını teslim etmeyen Türk, eşektir. Evine kendi bayrağı yerine Fransız bayrağı asmayan Türk eşektir. Buna kızan ve homurdanan Türk eşektir. Siz de mektebe Türk bayrağı asıyorsunuz, siz de eşeksiniz. Kadının çocuğu bunu vakıa Tahsin’e söyledi, fakat size de bana da söylemiş sayılır.”

Peyami Safa Mahşer (1926) romanında da bu konuları işledi. Reşat Nuri Damga (1924) romanında başkarakterin arkadaşını bir vagon ihtikârcısı olarak çizmişti. Raif Necdet ise Hayat ve Mektupları (1925) serisinde ihtikâr hususunda ayrıntı verir.

Peyami Safa’nın yaşadığı bu dönemin olayları anlatmakla bitmez; bu misaller buzdağının yalnızca görünen kısmıdır. Bunlara 1920’lerin intiharları, uyuşturucuları ve buhranları eklenir.

Kahvehaneler ve Kavgalar

Peyami Safa bu dönemde bohem olmaya mecbur kalmıştır. Aynı zamanlarda avangard sanatla da haşır neşir olan Peyami ve arkadaşları, enternasyonal çevrelerde dolaşmaya başlamıştır. Subaylara kafa tutmuş, kuytu köşelerde sabahlamıştır…

Mütareke ve sonrasında Peyami ve çevresi kahvehaneleri boylamıştır. Peyami, kahvehane kültürünü Mahşer’de bize hissettirir. Salâh Birsel bu konu üzerine yazmıştır; Sâmiha Ayverdi de aynı şekilde.

Diğer memleketlerde olduğu gibi Türkiye’de de entelektüel ve aykırı neslin sahipliğini kahvehaneler üstlenmişti. Bunlar bazen kilometrelerce uzanan kahvehane sokaklarında bulunurdu. Bazı edebiyatçılar, Abdülhak Şinasi gibi, pastanelerde olmayı tercih ederdi. Peyami Safa, Fatih-Harbiye’de (1931) pastaneyi kahvehaneye kıyasla daha Batılı ve burjuva bir zemine oturtmuştur.

İşte böylece Peyami ve arkadaşları, dönemin aydınları gibi günlerini kahvehanelerde geçirmişlerdir. Oralarda projeler çizilir, fikirler doğar ve ölür, kavgalar yapılır, isyanlar başlardı. Sultanahmet’teki bir kahvehaneyi Peyami Safa ve bazı felsefe öğrencileri yuva edinmişti. Gittikleri kahveye “akademi” adı verilmişti; Peyami bunu “saygılı bir istihza” olarak değerlendirir. Ona göre kahvehanelerin işlevi şöyledir:

Gerçekten o devirde kahve, Akademinin, meslek cemiyetinin, kulübünün, salonun, fikir ve sanat meclislerinin bütün vazifelerini küçük tahta masalarının etrafında elinden geldiği kadar yapıyordu. O zaman anladım ki, biz bir kahve milletiyiz. Köyde kahve, mahallede kahve, mektebin önünde, mescidin önünde, cezvesinde bütün millî ve dinî şuuru pişiren, ibriğinde kolektif vicdanı demlendiren, tezgâhın dibinde halkı ve münevveri birbirine kenetleyen, ibtidai olduğu için basit, fakat an’anesi olduğu için derin ve canlı, tek ve tam bir cemiyet mihrakıdır.

Fakat o dönemde halkın müdavimi olduğu kahvehaneler yalnızca nargileli olanlar değildi; esrarlı, uyuşturuculu olanlar da vardı. Peyami Safa ve arkadaşları 1920’lerde bu kahvehanelerin de müdavimi olmuştu. Fikret Adil, Asmalımescit 74, Gardenbar Geceleri ve İntermezzo gibi eserlerinde bu dönemi anlatmıştır. Peyami Safa Bir Tereddüdün Romanı’nda, Necip Fazıl ise Bâbıâli’de aynı çevrelerden bahseder.

Cumhuriyet’in getirdiği inkılâplarla birlikte genç aydınlar arasında bir “kültürel muhacirlik” doğmuştur. Bu aydınlar kendi memleketlerine de yabancıdır. Her şey fazla hızlı gelişmiş, geriye bir noksanlık ve geri kalmışlık tortusu bırakmıştır. Aynı zamanda yaşlı ve genç aydınlar arasında da kavga başlamıştır. Peyami, en meşhur kavgası olan Haşim-Peyami kavgasında (1926) Ahmet Haşim’i bir şey anlamamakla itham etmiş, yeri geldiğinde ırkıyla da alay etmiştir. Daha önce Cenap Şahabettin ile de kavga etmişti. Nurullah Ataç’a da sataşmıştır; Nâzım Hikmet ile de atışmaları vardır.

Nâzım Hikmet 1928’de af kanunundan yararlanıp Türkiye’ye döndüğünde, Peyami Safa nesil dayanışmasıyla ona büyük kucak açmıştır. Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Nâzım’ın “Yanardağ” şiirini basması yüzünden gazetesiyle ters düşüp istifa etmek zorunda kalan Peyami Safa, efsanevi Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu (1930) da Nâzım Hikmet’e ithaf etmiştir. İkisi birlikte Resimli Ay çevresinde “Putları Yıkıyoruz” hareketini başlatarak Yakup Kadri ve eski kuşağın şahsiyetlerine karşı ortak mücadele verdiler. Ne var ki bu dostluk, 1935’te Tan gazetesinin aynı ikinci sayfasında yazdıkları dönemde köklü bir fikrî kavgaya dönüşecektir. İki yazarın köşelerinden başlattığı bu kapışma, Peyami Safa’nın ömrünün sonuna kadar sürdüreceği şiddetli antikomünist mücadelenin ve fikrî dönüşümünün miladı olmuştur.

1929’da yeni ve eski nesil arasındaki kızışmayı simgeleyecek bir kavram doğar: saman ekmeği yiyenler ve beyaz ekmek yiyenler. Nâzım Hikmet ve Peyami, Yakup Kadri’nin gençleri hor gördüğü, onlara adeta acıdığı yazısına “Putları Yıkıyoruz” başlığıyla cevap vermişti. Bu tartışma, hükümet ile genç nesil arasındaki uçurumu değerlendirmek bakımından da kıymetlidir. Çünkü eski nesil hükümete intibak etmiş, Ankara’ya taşınmış ve faaliyetlerini Cumhuriyet’e hasretmişti. Peyami Safa ve çevresi ise bunu bir bahane olarak görüyordu.

Öyle ki yeni nesil inkılâplara da karşıydı. Peyami Safa harf inkılâbını ilk duyduğunda bir hafta boyunca yatağa düşmüştü. Devletin çıkardığı piyangoyu oynayanlara aptal diyor, dil inkılâbıyla alay ediyordu; zamanla Cumhuriyet eğitimiyle de arasını açtı. 1925’te yürürlüğe giren Takrîr-i Sükûn için “asgarî hakikat” demiştir.

Liberalizm Safhası

Peyami Safa 1932’den itibaren Ahmet Ağaoğlu’nun çevresinde görünür. 1946 tarihli bir yazısında Ağaoğlu ile dost olmakla beraber aralarında çeşitli konularda ihtilaf bulunduğunu yazmıştır. Ahmet Ağaoğlu ise oğluna gönderdiği 1938 tarihli bir mektupta Peyami’nin CHP’ye kaydığını ifade eder. Dolayısıyla Peyami Safa’nın bir liberal safhası değil, liberalizmle bir safhası vardır. 1940’larda iktisat üzerine yazdığı birkaç yazıda liberal ekonomiyi tenkit ettiğini görebiliriz. Ölümüne yakın yeniden yayımlanan Millet ve İnsan’da ise korporatizmi savunur ve aynı zamanda hem Marksizmi hem liberalizmi tenkit eder.

Türkçülük

Peyami Safa’nın Mütareke yıllarından itibaren geliştirdiği antiemperyalist ve antikozmopolit duruş, 1930’ların sonu ve 1940’ların başında belirgin bir milliyetçi/Türkçü çizgiye evrilmiştir. 1940’lı yıllarda Çınaraltı ve Bozkurt gibi dergilerde kaleme aldığı yazılarda (1942 tarihli “Sözde Türkler” makalesi gibi) sert, hatta ırkçı reaksiyonlar sergilediği görülür. Nitekim 1944 Irkçılık-Turancılık davası sürecindeki tahkikat ve raporlarda adı geçenler arasındadır: Yargılanan 22 kişi arasında yer almasa da adı 47 kişilik listede geçer.

Rıza Nur’un hatıratında takdirle andığı Safa’nın Türkçülüğü, biyolojik bir ırkçılıktan ziyade Türk kültür ve medeniyet mirasını komünizme ve kozmopolitizme karşı koruma kaygısından beslenir. Zamanla bu katı tutum yerini Doğu-Batı sentezini esas alan bir kültür milliyetçiliğine bırakmıştır; azınlık düşmanlığı ise devam etmiştir.

Muhafazakârlık

Bir Tereddüdün Romanı’na kadar şüpheci görünürüm. Bu romanın kahramanı sorar: ‘Mânâya mânâ veren biz miyiz?’ Bu sorunun cevabı yirmi yıl sonra Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nda verilmiştir. Varlığa mânâ veren insan değildir, insana mânâ veren varlıktır. Şüpheci zamanlar da dâhil, daima milliyetçi ve insancı oldum. Allah’tan şüphe ettiğim zamanlar bile onun varlığı imkânını reddetmedim. Marksist olmaksızın kendi inanış hudutlarım içinde bir çeşit sosyalistim. Fikirlerim hemen bütün kitaplarımda vardır. Esasta değişmedim. Daima kendi kendimi tashihe çalıştım ve çalışıyorum. İnsanın kendi kendisi kalması şartıyla değişmesi, bütün eşyaya şâmil bir zarurettir. Bunun için hem muhafazakâr hem de inkılâpçıyım.

— Mustafa Baydar, Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar?, İstanbul 1960, s. 173.

Peyami Safa’nın düşüncesinde muhafazakârlık, ilk bakışta bir paradoks olarak karşımıza çıkar. Zira kendisini doğrudan muhafazakâr olarak tanımladığı dönemlerde dahi inkılâp fikrinden vazgeçmemiş; muhafazakârlığı inkılâpçılığın karşıtı olarak değil, onun aşırılıklarını tashih eden bir unsur olarak ele almıştır. Nitekim 1959’da kaleme aldığı “İrtica Nedir?” başlıklı yazısında, muhafazakâr ile inkılâpçının birbirine zıt iki tip olmadığını; “hakiki muhafazakâr”ın inkılâp düşmanı olmadığı gibi “hakiki inkılâpçı”nın da tarih ve gelenek düşmanı olmadığını belirtir. Bu bakımdan Safa’nın muhafazakârlığını, mevcut olan her şeyi olduğu gibi korumaya çalışan bir fikirden ziyade, değişmenin mahiyetini ve sınırlarını tayin etmeye çalışan bir düşünce olarak görmek gerekir.

Birbirine karıştırmayalım: Uzak ve Orta-Doğu arasında büyük farklar vardır. Buda’nın, Konfüçyüs’ün, Brahma’nın Doğusuyla, Musa’nın, İsa’nın Muhammed’in Doğusu bir değildir.

***

Orta-Doğu Avrupa medeniyetini yaratmıştır. Onun klâsik yatağı sayılan Akdeniz hem batı, hem Orta Doğu kıyılarını yalar. İlk çağda Greko-Romen, Orta çağda İslâm, Yeni çağda Batı medeniyetinin merkezi oldu.

Uzak-Doğu (Hint Çin-Japon) ve Uzak Batı (Amerika) arasında, büyük ve sistemli dinlerin (İbrahim dinlerinin) vatanı, Avrupa medeniyetinin anası, Orta-Doğudur.

***

Orta Asya ile Orta Avrupa arasında en büyük rakkas hareketinin konusunu çizdikten sonra Orta-Doğu’da karar kılan Türk Tarihini ve Türk Coğrafyası, bize Asyalı olduğumuz kadar, Avrupalı olmayı emreder. Biz bu iki dünya arasındaki terkibin muvazenesini bulmağa memur bir milletiz. Ağırlığımızı ikisinden yalnız birine yüklediğimiz gün batarız.

***

Bütün geriliğimiz, bütün buhranlarımız, bütün bocalamalarımız, Doğu-Batı tahtaravallisinde, ağırlığımızı bir uçtan götürüp boş kalan tarafı havalandırmaktan ve yüklenen tarafı yıkmaktan ileri gelmektedir.

***

İki dünyayı birleştiren terkibin sırrı nedir? Ruhla bedeni, sezgi ile bilgiyi, metafizikle fizik’i, şuur-altı ile şuuru, dünle yarını, an’ane ile inkılâbı, kökle dalı, görünmezle görünürü, mâna ile maddeyi, yaratanla yaratılanı birleştiren büyük sentez ne ise, odur.

***

Geçmişi unutacak kadar hafızasız, geleceği tasavvur edemeyecek kadar hayalsız bir millet yaşamaz.

***

Bizim kaderimiz zamanın ve mekânın dışında değildir, tarihin ve coğrafyanın içindedir: Doğu ile Batı arasında kolan vurmuş bir milletin tarihi ve Orta-Doğu’da karar kılmış bir milletin coğrafyası.

Karar kılma, dinamik mekikliğini kaybettiği zaman, orta, boşluktur. İki ucu birleştirme hamlesinin merkezi olduğu zaman, doluluğun ta kendisidir.

***

Orta-Doğuda doğu-batı kutuplaşması zarurîdir. Bu çatışma aklın emri ve kontrolü altında kaldıkça yaratıcı, ihtirasın şaşkınlığı ve ölçüsüzlüğü içinde kaldıkça batırıcıdır.

***

İnan ve düşün! İkisi birbirini bozmaz, tamamlar. Doğulu gibi inan, Batılı gibi düşün. Tap ve bil. İmansız ilim ve ilimsiz iman, tek ağızlı makas.

***

Kalbini Doğuya, kafanı Batıya bağla: Kendini bulursun.

***

Yobaz kavrayamaz, bunun için tek taraflıdır.

***

Bize (dinbaz) ve (devrimbaz) değil, dindar ve inkılâpçı lâzım.

***

Şekilde kalan din ve şekilde kalan inkılâp, ruhunu şeytana satmıştır.

***

İmansız din ne kadar sahte ise, ilimsiz, izahsız ve isbatsız inkılâp da o kadar uydurmadır.

***

Aman dostlar, aman çocuklar! Yobaz olmayın: Ne din, ne devrim yobazı. Daima muarızınızın da haklı olması ihtimalini düşünün; unutmayın ki herkesin biraz hakkı vardır ve unutmayın ki, hakkın bütünü yalnız Cenabı Hak’tadır.

— “Bir Ortadoğulu’nun Düşünceleri”, Tercüman, 27 Nisan 1959.

Safa’ya göre her varlığın iki ayrı zarureti vardır: Hem kendisi kalmak hem de değişmek. Bu düşünce, daha önce bahsettiğimiz Doğu-Batı sentezinin adeta siyasî ve içtimai karşılığıdır. Bir cemiyet yalnızca geçmişine kapanarak yaşayamaz; fakat kendi tarihî şahsiyetini ortadan kaldırarak başka bir cemiyetin basit kopyası da olamaz. Dolayısıyla mesele değişip değişmemek değil, nasıl değişileceğidir. Peyami’nin kendi sözleriyle: “İnsanın kendi kendisi kalması şartıyla değişmesi, bütün eşyaya şâmil bir zarurettir.” Buradan hareketle kendisini “hem muhafazakâr hem de inkılâpçı” olarak tanımlaması, bir tenakuzdan ziyade önceki fikir safhalarının bir sentezidir.

Bu sentezin oluşmasında Osmanlı’nın son dönemindeki modernleşme tecrübesinin de mühim bir yeri vardır. Süleyman Seyfi Öğün, Peyami Safa’nın muhafazakâr düşüncesinin arka planında “gelenekten kopanın Osmanlı olduğu” ve Osmanlı’nın geleneği korumak adına zaman zaman kaosu seçtiği fikrinin bulunduğunu belirtir. Safa’nın muhafazakârlığı basit bir Osmanlı hayranlığına indirgenemez. Bilakis Osmanlı’nın çözülüşünde gördüğü temel mesele, geleneğin korunması ile yenileşme arasında sağlıklı bir terkibin kurulamamış olmasıdır. Bu sebeple Safa’nın aradığı şey eski rejimin aynen iadesi değil, geçmişin yaşayan unsurlarının yeni bir medeniyet içinde yeniden tertip edilmesidir. Öğün’ün de işaret ettiği üzere, Osmanlı’dan radikal bir kopuşu anlamlı bir başlangıç olarak görmek başlı başına devrimci bir tavırdır; muhafazakârlık ise tam da bu kopuşun karşısına tarihî süreklilik meselesini çıkarır: “Bizde ise, Tanzimattan beri inkılâp hareketleri kültür çevrelerinden ve onun halka sirayet etmiş tam şuurundan değil, saraydan, ordudan ve devletten gelmiştir. İnkılâplarımızın mânâsı üzerinde bizi düşündüren bir millî tarih felsefesinden mahrum olmamıza hayret edilebilir mi?”

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra bu mesele Safa için daha da karmaşık bir hâl almıştır. Bir taraftan Cumhuriyet inkılâplarını ve Batılılaşmayı Türkiye’nin tarihî buhranından çıkışın zorunlu vasıtalarından biri olarak görürken, diğer taraftan inkılâbın geçmişle bütün bağları koparan bir harekete dönüşmesine itiraz etmeye başlamıştır. 1938’de yayımlanan Türk İnkılâbına Bakışlar’da Türk İnkılâbı’nın Doğu ile Batı arasındaki sıkışmışlığı aşarak (aynı zamanda Avrupalı olarak Avrupa’yı aşarak) yeni bir medeniyet kurabileceğini savunan Safa, sonraki yıllarda bu fikri daha muhafazakâr bir zaviyeden yeniden ele almıştır; eserin ikinci önsözü de bunu gösterir.

Tanıl Bora’nın da belirttiği üzere Safa, ilerleyen yıllarda laikliğin Batı medeniyetinin mutlak şartı olmadığını, inkılâp fikrinin gelenek düşmanlığı anlamına gelmediğini ve Avrupa medeniyetinin dahi kendi gelenekleri içinden doğduğunu vurgulamaya başlamıştır. Peyami Safa laikliği retorikleştirmiştir. İmam-hatiplerin kurulmasında, dinin temsiliyet kazanmasında, kurumlarda ve özellikle üniversitelerde mescit bulunmasında bir sakınca olmadığını Türk okuyucusuna anlatmak için Fransa ve Amerika’daki Hristiyan kurumlarını örnek göstermiş, laikliğin aslında İslam ile tenakuz etmeyeceğini izaha çalışmıştır.

Safa’nın İngiltere’ye duyduğu ilgi de ayrıca dikkat çekicidir. Ona göre İngiliz cemiyetinde an’ane ile inkılâp birbirini yok eden kuvvetler değildir; geçmişin temsilcileri ile geleceğin temsilcileri arasında bir ahenk kurulabilmiştir: “Orada an’ane ve inkılâp birbirini yıkmaz, tamamlar.” Safa’nın Türkiye için aradığı model de esas itibarıyla budur. Ancak onun muhafazakârlığı klasik İngiliz muhafazakârlığıyla tam olarak örtüşmez. Zira Cumhuriyet’in din, eğitim, hukuk ve sosyal hayat sahalarındaki bazı radikal değişikliklerini savunmaya devam etmiş; devletin dinle münasebeti konusunda Batı’daki klasik muhafazakâr düşünceden ayrılan bir çizgide durmuştur. Bununla beraber insanların ve hükümetin İslam’a kayıtsızlığını eleştirmiş, bir İslam memleketi olduğumuzu ve bu ilgisizliğin gelecekte pahalıya patlayacağını da vurgulamıştır.

Safa’nın asıl kavgası bu noktada “inkılâp” ile değil, “ölçüsüz inkılâp” ile başlar. Ona göre her cemiyette bir aksiyonun başka bir aksiyonu doğurması tabiidir:

Umumiyetle “aksiyona karşı aksiyon” mânasına gelen bu kelimenin [irticâ] sosyal hâdiselere tatbikinde bazı isabetsizlikler göze çarpmıştır. Çünkü irticâ mevcut halin evvelkine dönmeyi istemekse, zaman bakımından gerilik mânasına gelir, fakat mâhiyet bakımından ilerilik de ifade edebilir. Cumhuriyetten sonra mutlakiyet idaresi gelse, cumhuriyete dönmeyi isteyen bir hareket, zaman bakımından geriye, mahiyet bakımından ileriye bir hareket olur. Spencer bu hareketlere “re-reaction” adını vermiştir. (İrticâa karşı irticâ)

Fakat inkılâp, muhafazası zaruri olan gelenekleri ve tarihî şahsiyeti ortadan kaldıracak dereceye vardığında kendi karşıtını, yani irticayı doğurur. Böylece irtica yalnızca geçmişe dönme arzusu değil, ölçüsüz değişmenin doğurduğu bir reaksiyondur. Safa’nın düşüncesinde bu iki unsur birbirini besler: Ölçüsüz inkılâp irticayı, ölçüsüz irtica ise yeni inkılâp hareketlerini doğurur. Bu sebeple mesele, ikisinden birini mutlak olarak seçmek değil, her iki aşırılığı da bertaraf edecek bir denge, yani bir sentez kurmaktır.

Safa, muhafazakârlık ile irtica arasında da keskin bir ayrım yapar. Mürteci, geçmişteki hâli yeniden tesis etmek isteyen ve değişmeye samimiyetle karşı çıkan kimsedir. Yobaz ise bundan da farklıdır; onun derdi geçmişin değerlerini korumaktan ziyade, muhafazakârlığı ve irtica temayüllerini kendi menfaatleri için istismar etmektir. Dolayısıyla Safa’nın nazarında muhafazakâr, ne geçmişe körü körüne dönmek isteyen bir mürteci ne de dini veya geleneği istismar eden bir yobazdır. Muhafazakâr, değişmenin zaruretini kabul etmekle birlikte değişme sırasında kaybolmaması gereken unsurlar bulunduğunu bilen kişidir. Peyami Safa’nın Kadro çevresinin pozitivist ve tarihsel materyalist Kemalizm yorumlarına yönelttiği itirazlar da bu bağlamda okunabilir.

Fakat Peyami Safa’yı yalnızca “sağcı” veya “muhafazakâr” olarak sınıflandırmak, düşüncesinin karmaşıklığını göz ardı etmek olur. Beşir Ayvazoğlu, Safa’nın gençliğinde pozitivizmden etkilendiğini, sosyalizme belirli bir sempati duyduğunu ve romanlarında muhafazakâr çevrelerin hoş karşılamayacağı konuları işlediğini özellikle hatırlatır. Süleyman Seyfi Öğün ise muhafazakârlığın her zaman sağ otoriteryanizmle birlikte düşünülmemesi gerektiğini söyler. Bu bakımdan Safa’nın muhafazakârlığı, hayatının bütün safhalarını açıklayan, başlangıçtan beri mevcut bir ideoloji değildir; uzun bir fikrî yolculuğun sonunda ortaya çıkan ve kendi içinde dahi değişmeye devam eden bir tavırdır.

Bütün yazılarımdan pişmanım. Onlardan utandığım için daha iyilerini yazmaya çalışıyorum.

Dipnotlar

  1. Cengiz Erdinç, Overdose Türkiye: Türkiye’de Eroin Kaçakçılığı, Bağımlılığı ve Politikaları, İletişim Yayınları, 2004, s. 34.

Yorumlar kapatıldı.