İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İlim, Amel, Hâl

İslam düşünce geleneğinde dinî hayatın ve kurumsal yapının nasıl şekillendiği, tarih boyunca hem ulemânın hem de urefânın temel meselelerinden biri olmuştur. Bu köklü geleneğin kurumsal ve zihniyet boyutunu muhtasar ama sarsıcı bir netlikle özetleyen klasik bir yaklaşım meseleyi şu şekilde vazʿ eder:

“Umûr-ı diyâniyyeyi, ulemâ-yı İslâmiyye, iʿtikâdât ve ibâdât nâmıyla iki kısma ayırdılar. İbâdetler her mahallede edâ edilmekle berâber cemâatle icrâsı iktizâ edenler, bi’l-hassa câmilerde edâ edilir. İʿtikâdların rûhlarda teessüsü ve şerâit-i ibâdâtın taallümü, ya ilim tarîkiyle, yahut hâl yoluyladır. İlmin merkez-i taʿlîmi medreseler, hilmin mekteb-i terbiyesi tekkelerdir. İslâmiyyet ilm ve irfâna müstenid bir din olduğu için umûr-ı diyâniyyede kabûl ettiği rehberler, ancak urefâ ve ulemâdır. İslâmiyyetçe din; aklın bir nevi ilminden, kalbin bir nevi irfânından ibârettir.”

Hüseyin Vassaf

Bu çerçeve, İslam medeniyetinin iki ana sütununu; aklı temsil eden medrese ile kalbi temsil eden tekkeyi birbirini dışlayan değil, aksine tamamlayan birer varlık alanı olarak konumlandırır. Din, ne tek başına kuru bir entelektüalizmden ne de köksüz bir hissiyattan ibarettir; o, aklın ilmiyle kalbin irfanının birleşmiş halidir. Bu derinlikli zemin, Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının o sancılı geçiş sürecinde, muazzam bir tarihsel hafıza kaydına dönüşür. 

1920 yılında kaleme alınmaya başlanan ve 1923 yılında tamamlanan, yarısını Halvetîlere, diğer yarısını ise sair tarikatlara ayırdığı 5 ciltlik anıtsal eseri Sefîne-i Evliyâ’da Hüseyin Vassâf, tam da bu tarihsel bütünlüğün izini sürer. Eserine “Tarîkat-ı Aliyye” başlığıyla bir girizgâh yapan Vassâf, tarikatın nihai gayesini “tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb” (nefsin arındırılması ve kalbin temizlenmesi) olarak ilan eder. Ona göre hakikat yolu özünde birdir ve o da “Tarîk-ı Tevhîd”dir. Tarihsel süreçte bu hedefe yürürken muhtelif usullerin, meşreplerin ve yolların ortaya çıkması, hakikatin parçalandığı anlamına gelmez; aksine asıl bir kalmış, sadece isimler çoğalmıştır. 

Hüseyin Vassâf, satır aralarına İslam tarihini sığdırarak, bize tarihî tecrübenin parçalanarak değil, ancak bir bütün olarak anlaşıldığında aslî manasına kavuşacağını gösteren geniş bir bakış açısı sunar. Bu kuramsal ve tarihsel çerçeveyi en rafine haliyle belirginleştiren husus ise, Vassâf’ın eserin içinde bir yerde dilinde dökülen şu duasıdır: “Allah ilmimizi amele, amelimizi hâle muvafık eylesin.” 

Klasik düşüncede “ilim-amel birlikteliği” sıklıkla vurgulanan, aşina olduğumuz bir esastır. Fakat Vassâf’ın bu denkleme “hâl” unsurunu da eklemesi, onun tasavvufî ve fikrî dünyasının istinat ettiği en özgün temellerden birini ele verir. Burada kastedilen; ilmin amele dönüşmesi ve en nihayetinde bu amelin insanın ahlakı, karakteri ve varoluş biçimi (hâl) haline gelmesidir. Esas olan, bu sacayağından birini seçip diğerini dışlamak değil; aksine hepsini aynı anda ve bir arada yürütebilme maharetidir. Nitekim sufi tabakatlarında yer alan büyük isimlerin ekseriyetinin, önce medrese tahsilini ikmal edip ardından tasavvuf yoluna sülûk etmeleri, akıl ile kalbi, ilim ile hâli bünyelerinde birleştirme arayışının tarihsel bir tezahürüdür. 

Sefîne-i Evliyâ’nın kaleme alındığı dönemin, imparatorluktan ulus devlete geçişin ve her alanda köklü zihniyet kırılmalarının yaşandığı bir zamana denk gelmesi metnin kıymetini artırmaktadır. Hüseyin Vassâf’ın, fırtınalı bir çağın hemen eşiğinde bu çerçeveyi çizerek İslam tarihinin muhtasar bir özetini sunması; sadece geçmişe ait bir envanter çalışması değil, aynı zamanda modernitenin parçalayıcı etkisine karşı medeniyetin hafızasını ve dahi akıl ile kalbi muhafaza etme gayretidir.

Yorumlar kapatıldı.