Sicilya, bir leopar ve değişmemenin sanatı
Akdeniz’i anlamaya çıkıyoruz. Neden mi? Çünkü bugün bu deniz çoğu zaman bir sınır, hatta bir mezarlık olarak anılıyor: teknelerin battığı, “Doğu” ile “Batı”yı ayırdığı söylenen bir çatışma hattı. Oysa aynı su, binlerce yıl üç kıtayı birbirine bağlayan bir yoldu; İstanbul ile Napoli’yi, İskenderiye ile Palermo’yu aynı ticaretin, aynı göçlerin, aynı hikâyelerin taşıdığı bir havza. Biz de o havzanın çocuklarıyız. İşte bu yüzden ona kartpostal manzaralarından değil, insanından bakmak istiyoruz; bu topraklardan, ne Batı’nın gözlüğüne teslim olarak ne de nostaljiye sığınarak. Tek bir soru rehberimiz: bu deniz kime nasıl bir hayat, nasıl bir hafıza, nasıl bir kimlik vermiş? İlk durağımız İtalya; daha doğrusu onun en Akdenizli, en gururlu, en yaralı yüzü: Sicilya.

Bir adam düşünün: ömrünün sonuna gelmiş, sessiz, biraz da yalnız. Palermo’nun kahvehanelerinde, önünde bir defter, tek bir roman yazıyor. Adı Giuseppe Tomasi di Lampedusa; bir prens, ama tükenen bir soyun son halkası. Ona kalan miras, bir tomar unvan ve avucundan kayıp giden koca bir dünyaydı. Ömründe tek bir kitap yazdı, onu da kendi dünyasına bir veda olsun diye yazdı. Bitirdi de. Ama basıldığını göremeden, 1957’de gözlerini yumdu. İnsanın içi burkuluyor: prenslerin sonunu yazan adam, tam da o dünyayla birlikte göçüp gitti. Kitabın adı, ailesinin armasındaki hayvandan geliyordu: Leopar.
Romanın kalbinde tek bir cümle çarpar durur. Yıl 1860. Garibaldi ve gönüllüleri Sicilya’ya çıkmış, İtalya birleşiyor, ada el değiştiriyor. Yaşlı Prens Salina koca bir dünyanın sonunu izlerken, atılgan yeğeni Tancredi ona o meşhur sözü söyler: “Her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, her şeyin değişmesi gerekir.”
Kulağa bir çelişki gibi gelir, değil mi? Oysa koca bir toplumun ayakta kalma sanatıdır bu. Tancredi önce Garibaldi’nin yanında savaşır, sonra hesabını yapıp kralın ordusuna geçer. Eski aristokrasi, yeni türeyen zenginlerle, mesela o hırslı belediye başkanı Don Calogero Sedàra ile hısımlık kurar; Tancredi de onun güzeller güzeli kızı Angelica ile evlenip hem gönlünü hem kesesini doldurur. Bayraklar iner kalkar, isimler değişir; ama toprağın, paranın, ayrıcalığın asıl sahipleri kılık değiştirip aynı yerde otururlar. İtalyanların bugün hâlâ “gattopardismo” dediği şey işte budur: her şeyi değiştiriyormuş gibi yapıp aslında hiçbir şeyi değiştirmemek. İşin ilginç yanı, bu yalnızca bir romancının buluşu değildir; İtalya’nın birleşmesi, aşağıdan bir halk hareketiyle değil, yukarıdan, eski seçkinlerin eliyle yürütülen, yapıyı yeni bir kılıkla koruyan bir dönüşümdü gerçekten de. Lampedusa’nın dehası, koca bir tarihi tek bir aile sofrasına sığdırıp, onu dışarıdan değil, tam da çöken sınıfın kendi ağzından anlatmasıdır.
Sedàra’nın yükselişi de bir tesadüf değil. Sicilya kırı yüzyıllarca büyük malikâneler üzerine kuruluydu; bu toprakları işleten, prensle köylü arasında duran aracılar, zamanla paranın gerçek sahibi oldu. Sedàra işte bu adamdır. Ve aynı boşlukta, devletin zayıf, yasanın uzak olduğu o kırda, bir başka güç daha filizlendi: mafya. Mafya egzotik bir kötülük değil, tam da bu malikâne düzeninin içinden, şiddeti bir aracılık ve koruma işine çeviren adamlardan doğdu. Yani Prens’in acı acı söylediği o söz, leoparların yerini çakalların alacağı, bir mecaz değil; sahiden yükselen yeni bir dünyanın tarifidir.

Romanın en unutulmaz sahnesi ise bu değişimin kalbini açar. Kuzeyden, Piyemonte’den bir devlet memuru gelir; adı Chevalley. Yeni İtalya adına Prens’e senatörlük teklif eder. Adayı “kalkındırmak”, çağa yetiştirmek isteyen o iyi niyetli ama biraz da tepeden bakan kuzeyli aklın ta kendisidir. Prens teklifi geri çevirir. Ve çevirirken, şaşkın memura Sicilya’yı anlatır. Sicilyalının istediği tek şey uykudur, der; “uyku, sevgili Chevalley, uyku.” Ve bu uykudan onları uyandırmaya kalkan kim olursa olsun, iyilik için gelse bile, ondan nefret edeceklerdir. Sicilyalı daha iyi olmak istemez; çünkü kendini zaten kusursuz sanır.
Burada bir an durup dikkatli olmak gerekir. Çünkü “tembel, kaderci, geri kalmış Güney”, tam da Kuzey’in yüzyıllarca Güney’e taktığı etikettir; bir açıklama gibi görünse de aslında gizli bir küçümsemedir. Oysa romanın gösterdiği şey daha derindir: Prens’in “uyku”su bir doğuştan tembellik değil, tarihin biriktirdiği bir tortudur. Çünkü Sicilya yirmi beş asır boyunca hep bir başkasının adası oldu. Fenikeli, Yunan, Romalı geldi. Sonra, çoğu anlatının hızla geçtiği o uzun dönem: 831’de Palermo’nun fethiyle başlayıp iki buçuk asır süren Müslüman Sicilya. O çağda Palermo, Akdeniz’in en büyük, en zengin İslam şehirlerinden biriydi; bahçeleriyle, su kanallarıyla, çarşılarıyla. Ardından gelen Normanlar bu mirası silmedi, üstüne kurdu: Kral II. Roger’ın sarayında Arapça, Rumca ve Latince aynı anda konuşulur, Palermo’daki şapelin tavanında İslam sanatının yıldızları parlardı. Adanın taşları bu katmanları üst üste taşır. Ve Sicilyalı, gelen her efendinin bir öncekinden pek de farklı olmadığını, her “kalkındırma” vaadinin altında yeni bir sömürü yattığını bu yirmi beş asırda öğrendi. “Uyku” dediği şey, aslında bu dersin adıdır: efendiler geçici, ada kalıcı; öyleyse en akıllısı, gürültüye kapılmadan kendi sessizliğine çekilmektir.
Peki bu uyku bir bilgelik mi, yoksa bir teslimiyet mi? Roman bunu kolay bir cevaba bağlamaz; asıl gücü de burada. Prens’in duruşunda gerçek bir asalet var; yeğeni gibi kılık değiştirip ayakta kalmayı reddediyor, çöküşünü başı dik karşılıyor, geceleri yıldızlara bakıyor, ölümü neredeyse bir huzur gibi bekliyor. Ama aynı uykunun bir bedeli de var. Prens onurunu korurken, meydanı Sedàra gibi aç gözlü, kaba yeni adamlara bırakıyor. Yani “değişmemek” bazen bir direniş, bazen de bir çürümenin adı oluyor. Lampedusa ne kahramanını göklere çıkarıyor ne de yargılıyor; kaybolan bir dünyanın hem güzelliğini hem de neden kaybolmayı hak ettiğini aynı anda gösteriyor. Bir dünyaya ağıt yakıp da ona körü körüne âşık olmamak: bu roman işte o zor dengeyi tutabildiği için büyük.

Ve bu yalnızca bir adanın hikâyesi değil. 1860’taki o büyük kırılma, bütün Güney’in yarasıdır. Napoli de tıpkı Sicilya gibi bir zamanlar bir krallığın başkentiyken, birleşmeyle birlikte taşraya düştü; İtalya’nın bugün hâlâ konuştuğu o kalıcı “Güney sorunu” buradan doğdu. Aynı sarsıntıya, yani dışarıdan gelen bir devletin ve bir modernliğin karşısında kendini kaybetmeye, iki Güney iki ayrı cevap verdi. Sicilya onuruna çekilip uyudu; Napoli ise ölümle bile pazarlık eden o taşkın hayatla ayakta kalmaya çalıştı. Biri kabuğuna çekildi, öteki sokağa döküldü. İkisi de, kendince, aynı denizin kıyısında hayatta kalmanın bir yolunu buldu.
Ve dikkat edilirse, Chevalley karşısında Prens’in söyledikleri, biraz da bütün bir güney Akdeniz’in son iki yüzyılda kendine sorduğu sorudur. Osmanlı aydınının “muasır medeniyet seviyesine erişmek” derdi ile Sicilyalı Prens’in “uyku” savunması, aslında aynı yaranın iki ayrı adıdır: başka bir yerde üretilip gemilerle, ordularla gelen bir modernliğin karşısında, kendi hafızasıyla ne yapacağını şaşırmış bir dünyanın sesi.
Son bir tesadüf, bütün bu hikâyeyi bugüne bağlıyor. Romanı yazan prensin unvanına adını veren o küçücük ada, Lampedusa, bugün bambaşka bir şeyin adı. Afrika ile Avrupa arasındaki o son bir karış toprak, artık Akdeniz’in en büyük dramının kıyıya vurduğu yer; ölümle umudun aynı sularda buluştuğu bir eşik. Bir zamanlar bir prensin çöküşünü seyreden o deniz, şimdi çok daha sessiz, çok daha kalabalık bir çöküşü seyrediyor. Uyandırılmak istemeyen ada, bugün hepimizi uyandırmaya çalışan bir soruya dönüştü. Ve o soru hâlâ aynı: bu deniz bizi ayıran bir sınır mı, yoksa bir zamanlar olduğu gibi birbirimize bağlayan bir yol mu?
İzini sürmek isteyene: Giuseppe Tomasi di Lampedusa’nın Leopar’ı (Il Gattopardo) okunabilir. Romandaki “her şey değişsin ki hiçbir şey değişmesin” hâlinin tarihteki karşılığını, Antonio Gramsci “pasif devrim” diye anlatır. Sicilya’nın Müslüman ve Arap-Norman katmanları için Alessandro Vanoli’nin La Sicilia musulmana’sı; Güney’i kendi gözünden düşünmek için Franco Cassano’nun Meridyen Düşünce’si iyi birer yol arkadaşıdır.







Yorumlar kapatıldı.