İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İki Devrin Adamları Veya İslamcılığın İstismarı-2

İlk yazımızda İslamcılığın Türkiye’deki serüvenine kısaca temas edip yerli İslamcılık tasavvuruna dair birkaç söz söylemiştik. Şimdi ise bu siyasetin farklı bir yönüne; istismara açık cephesine, yine tarihi referanslara atıf yaparak dikkat çekmek istiyorum. Her fikir, samimiyetsiz kişilerin elinde manipüle aracına dönüşebilir. Hele ki mevzubahis olan fikir İslamcılık gibi geniş bir tabana sahipse, muhakkak bunu kullanmak isteyenler çıkacaktır. Çıkmıştır da…İslamcılığın kurumsallaştığı Sultan Abdülhamid ve II. Meşrutiyet dönemlerinde bunun bariz örnekleri mevcuttur. Pozitivizm, Darwinizm ve Materyalizm gibi birçok ithal fikrin Türkiye’deki temsilcisi olan batıcı “aydınların” en büyük handikapları, hitap ettikleri toplumun ekseriyetle Müslüman olmasıydı. Dolayısıyla İslam’ı doğrudan cephe alan fikirleri fütursuzca topluma zerk etmeleri düşünülemezdi. Zira bunun tabanda müspet bir karşılığı olmayacağı gibi büyük bir nefret husule getireceği açıktı. Söz konusu “aydınlar” bunu öngördüklerinden dolayı çoğu kez sahip oldukları batıl fikirleri İslam potasında eriterek topluma belletmeye çalıştılar. İslamcılığı kullanma eğiliminde olan bir diğer aydın grubunun amacı ise bu popüler siyaset sayesinde bazı şahsi menfaatler elde etmekti. Nitekim Cumhuriyet devriminden sonra bu iki grup, bu kez dönemin ruhuna uygun fikirlerini ortaya saçmaya başladılar. Bunu yaparken yer yer İslam’a saldırdılar; birkaç on yıl önce İslam’a yaptıkları referansları unuturcasına…Bunların sayısı oldukça fazladır. Ancak numune olması bakamından birkaçının hikayesini burada özetlemeye çalışalım.

Abdullah Cevdet

Abdullah Cevdet

Fikir tarihimizle iştigal eden herkesin az çok tanıdığı bir isim Abdullah Cevdet. Aslında o İslamcılığın karşısında konumlanan Batıcılık fikri ile en çok özleşen ve İslam’a karşı menfi tavrında kendi gibi düşünenler arasında en şedit olan aydınlardan biriydi. Açıkça İslam dininin terakkiye mâni olduğu tezini savunuyordu ve vahyi reddediyordu. Ancak buna rağmen Abdullah Cevdet bile zaman zaman İslamcılığı bir manipüle aracı olarak kullanma eğilimindeydi. Henüz Sultan Abdülhamid döneminde baş yazarlığını yaptığı İkdam gazetesi, sütunlarında sıklıkla âlem-i İslam’dan haberlere yer veriyor ve İslamcılık siyasetini göz kırpıyordu. Abdullah Cevdet daha sonra yurt dışına kaçarak Avrupa’daki Jön Türklere katıldı. Her fırsat ve vesile ile Sultan’a karşı duyduğu öfkeyi dile getirdi. Ama nasıl? Yine İslam’ı kullanarak…Cevdet, 1895 yılına tarihlendirilen “Mahkeme-i Kübra” adlı makalesinde Sultan Abdülhamid’i, Hz. Peygamberin, dört halifenin ve Osmanlı sultanlarının hazır bulunduğu hayali bir mahkemede yargılanmakta ve halifeliği kötüye kullandığını ileri sürülerek onu cezaya çarptırmaktaydı. Müthiş bir ironi… İlerleyen tarihlerde kurduğu mecmuasının adı ise açıkça İslami bir terim olan “İçtihad”dı. Ancak II. Meşrutiyet’in görece hür fikir ortamından istifade eden Cevdet, İslam dini karşısında bu kez daha katı bir tutum benimsedi. Nitekim II. Meşrutiyet dönemindeki ilk faaliyetlerinden biri Dozy’nin İslamiyet’i ve Hz. Peygamberi sert bir şekilde tenkit eden “Tarih-i İslamiyet” adlı eserini Türkçeye tercüme etmek olmuştu. 

Damat Mahmut Celalettin Paşa

Damat Mahmut Celalettin Paşa

Yine Prens Sabahattin’in babası Damat Mahmut Celalettin Paşa da Sultan Abdülhamid’in hilafetini şiddetli bir şekilde eleştirmekte ve ona halkın mallarını gasp etmek, ahaliyi hürriyetinden alı koymak, Müslümanlara içki içirtmek ve Müslüman kadınları örtüsüz kabul etmek gibi halifelikle bağdaşmayacak ithamlarda bulunmaktaydı. Seküler bir yaşam tarzına sahip olan Damat Mahmut Paşa’nın gerçekte, kadınları örtüsüz kabul etmek ve içki içilmesi gibi fiillerle meselesinin olmadığı ortadadır…

Celal Nuri

Şimdi II. Meşrutiyet Döneminden bir örneği inceleyelim. Bu dönemin en ilginç figürlerinden biri şüphesiz Celal Nuri’dir. Celal Nuri, İçtihad mecmuasının yazarıydı. Batıcıydı. Ancak Abdullah Cevdet’in aksine Batı’nın “gülüyle, dikeniyle” benimsenmesi fikrine karşıydı. Ya da azından karşı gibi görünüyordu. İslamcılığı imparatorluğu ayakta tutacak müessir bir fikir olarak addediyordu. Ancak İslam’ın akidevi yönüyle ilgilenmediği ortadaydı. İslam’ı vahye dayanmayan beşerî bir teşekkül olarak görüyordu. Onun görüşüne göre Hz. Peygamber, Musevilik ve Hıristiyanlık inancındaki eksikleri çok doğru bir şekilde tespit edip yeni bir din ihdas etmişti. Haliyle İslam’a bakış açısı tamamen siyasi idi. Dini, bir terakki vasıtası olarak görüyordu. İslam, bütün esir Müslümanların sarıldığı yegâne diriliş vasıtasıydı ve bütün bu kitleleri bir arada tutabilecek ve siyasi bir amaç etrafında birleştirebilecek tek güçtü.

Celal Nuri

Celâl Nûri, İslam’ın Avrupalıların adlandırdığı gibi durgunluk ve gerilik ifade etmediğini, bilakis ilerlemeci yönünün ağır bastığını söylüyordu. Ona göre İslam’ın inanç kısmı herhangi bir değişime tabi tutulmaksızın muhafaza edilebilirdi. Fakat dinin dünyevi ahkamı, zaman ve şartlara göre değişebilirdi. Daha da ilginci Celal Nuri, II. Meşrutiyet Döneminde İslamcılık siyasetini kapsamlı bir şekilde ele alan ve İslam âleminde ciddi bir akis uyandıran bir eser kaleme aldı.  “İttihad-ı İslam” adlı bu eserde Müslümanların birliği fikrini savundu. Balkan hezimetinin ardından yazılan bu eser, Osmanlı Hükümeti’nin bu dönemde Batı’ya karşı uygulamaya koyduğu Pan-İslamizm siyasetinin resmi bir deklarasyonu gibiydi. Hükümet tarafından sipariş verilmiş hissi uyandırıyordu. Bu fikirlerin gerçekte Celal Nuri tarafından ne ölçüde benimsendiği şüphelidir. Zira Cumhuriyet’in ilanından sonra İttihad-ı İslam siyaseti ile ilgilenmediği ve resmî ideolojiye hizmet eden başka fikirlerin savunuculuğunu yaptığı ortadadır. 

Hüseyin Cahit

Hüseyin Cahit

İslamcılık siyaseti hakkındaki samimiyetsizliği ile temayüz eden bir diğer isim ise dönemin Tanin gazetesi baş yazarı Hüseyin Cahit’tir. II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında İttihat ve Terakki Hükümeti, dış politikada İngiltere’nin desteğini almaya ayrıca özen gösterdi. Meşrutiyet idaresinin Batı’nın Türkiye’ye karşı menfi tavrını değiştireceği düşünülüyordu. Bu nedenledir ki Batı’yı rahatsız eden “revizyonist” fikirler bir dönem için rafa kaldırıldı. İttihad-ı İslam siyaseti de buna dâhildi. Bu konuda Tanin gazetesi baş yazarına büyük görev düşüyordu. Zira Tanin bir nevi İTC Hükümeti’nin yarı resmi yayın organı gibi kurgulanmıştı ve gazetenin ipleri Hüseyin Cahit’in elindeydi. Bu görevi memnuniyetle kabul eden Cahit, Meşrutiyet’in ilk yıllarında İttihad-ı İslam lehine ortaya atılan fikirlerin en ciddi muarızı oldu. İngiltere’yi gücendirmeme misyonunu itinayla üstlendi. Ancak İTC, Balkan hezimetinden sonra İngiltere’nin desteğini alamayacağını anladı. Almanya ile yakınlaşma baş gösterdi. Nitekim büyük harp öncesinde Osmanlı basınında Üçlü İtilaf Devletlerine karşı cihat söylemleri dillendirilmeye başlandı. Tanin ve Hüseyin Cahit, bu kez cihat politikasının sözcüsü oldu, hilafet siyasetini yüceltti. Ancak Cahit’in bu görüşü de dönemseldi. Nitekim Cumhuriyet döneminde açıkça hilafet makamını gereksiz bir kurum olarak adlandırdıktan sonra İslam’a karşı duyduğu öfkeyi de açıkça izhar etti.  Peygamberlerin milli olması gerektiği şeklinde absürt bir görüşü savunarak kendilerinden olmayan bir peygambere uyma zorunluluğundan bahsedilemeyeceğini ileri sürdü.

Yunus Nadi

Yunus Nadi

Meşhur gazeteci Yunus Nadi de iki devirde iki farklı adam olma noktasında Cahit’in ikizi gibiydi. Osmanlı Devleti’nin resmen Birinci Dünya Harbi’nde tarafsız olduğu dönemde bile Tasvir-i Efkâr gazetesinde cihadı göklere çıkaran, hilafet makamına takatinin üstünde yükler yükleyen ve böylelikle Almanların emeline hizmet eden Nadi, Cumhuriyet’ten sonra İslam dininin ve hilafetinin bir numaralı muarızı oldu. Nitekim 1928 tarihli bir yazısında “bütün dinlerin eninde sonunda yok olacağı” şeklindeki bir görüşü savunması, Nadi’nin geldiği noktayı göstermesi bakımından dikkate değerdir. 

Bu örneklerin sayısını arttırmak mümkündür. Ancak biz burada birkaçının özet portresini sunmakla iktifa ediyoruz. Bu kısa portre aslında bize önemli bir gerçeği de hatırlatıyor. O da şu ki muhafazakârların İslamcılık düşüncesini siyasi amaçları ve şahsi emelleri için kullandığı yaygın eleştirisine karşın söz konusu düşüncenin bu amaçla ilk ve esaslı olarak seküler aydınlar tarafından sömürüldüğü gerçeğidir. Şüphesiz gerçek bağlamından koparılan ve belirli bir zümrenin emellerine hizmet eden bir fikrin toplum nezdindeki itibarı da sarsılacaktır. O halde İslamcılık fikri ancak ehil kişilerin elinde işlenmelidir. Burada Müslümanlara düşen görev ise dininin ahkamını iyi bilerek kimin hak, kimin batıl konuştuğunun farkına varmaktır.

Yorumlar kapatıldı.