Yunus Emre’nin dertli dolabı, suyun akışıyla dönen, tabiatın ritmine ve Mevlâ aşkının iniltisine ortak olan organik bir teknolojinin sembolüdür. Orada insan eliyle yapılan araç, doğayı tahrip etmek ya da insana hükmetmek için değil, varlığın büyük korosuna katılmak için dönmektedir. Ancak bugün geldiğimiz noktada teknoloji, doğayla ve insan fıtratıyla uyumlu olmaktan tamamen uzaklaşmış, kendi otonom krallığını ilan etmiştir.
Sanayi Devrimi ile temelleri atılan ve Dijital Devrim ile zirveye ulaşan bu süreç, insanı makinenin bir uzvuna dönüştürerek kendisine göbekten bağımlı hale getirdi. Birinci Dünya Savaşı, teknolojinin yıkıcı gücünü insanlığın hafızasına bir daha silinmeyecek şekilde kazıdığında, iyimser ilerleme inancı ilk büyük darbesini almıştı. Bugün ise o yıkıcılık sadece cephelerde değil, gündelik hayatın tam kalbinde, daha rafine ve sinsi bir biçimde işliyor. Dün fabrikalarda saatlerce ruhsuz bir makinenin başında mekanikleşen işçilerden, bugün ekran başında saatlerce zihnini ve mesaisini dijital dişlilere kaptıran kitlelere dönüştük. Teknoloji etrafında, insanı merkeze alan değil, insanı kendi yakıtı haline getiren yeni bir hayat, yeni bir varoluş mimarisi kuruldu.
Bu yeni mimarinin insan vücudunda bıraktığı tahribat, artık sadece kas ve iskelet sisteminin yorulmasıyla sınırlı değil; direkt olarak sinir sistemini, algıyı, dikkat süresini ve ruhsal bütünlüğü hedef alıyor. İnsan, maruz kaldığı kesintisiz veri bombardımanı altında sürekli bir uyarılma ve buna bağlı bir yabancılaşma yaşıyor.
Teknolojik otonomi, insanı dönüştürdüğü kadar onun en temel mübadele ve değer aracını, yani parayı da kökten değiştirdi. Servetimiz artık somut, dokunulabilir bir gerçeklikten ziyade, merkezi sunucularda tutulan dijital sayılardan ve algoritmalardan ibaret. Küresel sistemin bu yeni mülkiyet rejimini nasıl manipüle edebildiğini yakın tarihte çok çarpıcı örneklerle gördük. Pandemi dönemindeki dijital zorunluluklar ve ardından Rusya-Ukrayna savaşı sırasında Rus elitlerinin ve devletinin küresel finans ağındaki varlıklarına anında el konulması, acı bir gerçeği ifşa etti: Tek bir tuşla, tüm maddi varlığınız, birikiminiz ve ekonomik mevcudiyetiniz sistem dışına itilerek etkisiz hale getirilebiliyor. Dijitalleşme, mülkiyeti özgürleştirmek bir yana, onu egemen güçlerin mutlak denetimine açık kırılgan bir illüzyona dönüştürdü.
Açıkça görülüyor ki teknoloji, kapitalizm ile çoktan sarsılmaz ve kutsal bir evlilik gerçekleştirdi. Bu evlilikten doğan yeni çağ, klasik sömürgecilik ya da üretim ilişkileriyle açıklanamayacak kadar karmaşık. “Geri kalmışlık” ve “gelişmekte olan ülkeler” anlatısı üzerinden kitlelere pazarlanan teknoloji güzellemesi, aslında küresel kapitalizmin modernleşme maskesi altındaki en büyük metapolitik ve kültürel hegemonya aracıdır. Toplumlar rıza göstererek, hatta can atarak kendi zihniyet dünyalarını bu dijital çarkın içine bırakıyorlar. Yunus’un dolabının zikir ritminden, dijital çağın sinir krizlerine uzanan bu yolculukta insanlık, ilerleme masallarıyla kendi elleriyle inşa ettiği teknolojik hapishanenin hem işçisi hem de mahkumu haline gelmiş durumda.





Yorumlar kapatıldı.