Bir kahraman yola çıkar ve hikâyesi başlar. Joseph Campbell, 1949’da yayımlanan Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda kadim anlatıların ortak omurgasını deşifre etmiş; çağrıdan eşiğin aşılmasına, çetin sınavlardan topluma getirilecek kutsal armağana kadar uzanan döngüyü adım adım ortaya koymuştu.
Ne var ki bu arketipsel yolculuk modern dünyada derin bir kırılmaya uğradı: Kahramanın çilesi ve feragati, Hollywood gişelerinde kâr marjını garantiye alan kusursuz bir tüketim emtiasına dönüştürüldü. Bir diğer deyişle, kahramanın hikâyesi bizzat tüccar tarafından satın alındı ve tezgâha sürüldü.
Fakat tüccar ile kahramanın hesaplaşması kültür endüstrisiyle başlamadı. Werner Sombart, I. Dünya Savaşı’nın ilk yılında kaleme aldığı Tüccarlar ve Kahramanlar (Händler und Helden) risalesinde dünyayı iki uzlaşmaz varoluş biçimine ayırmıştı: Bir yanda güvenliğini, sermayesini ve asgari konforunu pazarlıklarla korumaya çalışan faydacı İngiliz “Tüccar” zihniyeti; diğer yanda kendini hesap gütmeksizin aşkın bir ideale feda etmeye hazır Alman “Kahraman” ahlakı. Yenilginin ardından Oswald Spengler, Prusyacılık ve Sosyalizm’de bu çatışmayı İngiliz tüccar ruhuna karşı Prusya’nın ödev, disiplin ve itaat bilinci olarak yeniden üretti.
Ernst Jünger ise Der Arbeiter’de (1932) bu karşıtlığı Burjuva ve İşçi ekseninde yeniden yorumladı. Jünger’in “İşçi”si romantik bir kahraman ya da ahlaki bir kurtarıcı değildi; tekniğin dünyayı topyekûn seferber eden nesnel ve amansız Gestalt’ıydı. Kahramanı tüccarın piyasa mantığından kurtarmaya çalışırken, kahramanlığı nihayetinde tekniğin mekanik çarklarına teslim etti.
Bugün küresel ölçekte tanık olduğumuz nihilizm, tam da bu iki kutbun birleştiği kavşakta kök salıyor. Güvenliği ve kârı tek rasyonel ölçüt kılan piyasa mantığı ile dünyayı salt hesaplanabilir bir hammaddeye dönüştüren teknik tahakküm el ele vererek kahramanca feragati bir ahmaklık mertebesine indirgedi. Ortaya çıkan mekanik ve güdümlü insan tipini uzun uzadıya tarif etmeye lüzum yok; zira hepimiz bu vasatın içinde yaşıyoruz.
Bir Türk Arketipi Olarak Ahilik
Ahilik, “ya tüccarsın ya kahraman” ikiliğini kökten aşan özgün bir modeldir. Ahi, kahramanı tüccara karşı savunmak adına çarşıyı terk eden bir münzevi değildir; bilakis pazarın tam merkezindedir. Pazarın soğuk rasyonelliğini fütüvvet ahlakıyla sınırlar; kalfalık ve ustalığı manevi bir inisiyasyonla mühürler, sofrasını ve kapısını ardına kadar açık tutar.
Nitekim Anadolu’da merkezi otoritenin çöktüğü buhran ve fetret dönemlerinde Ahilerin şehir cumhuriyetleri kurarak asayişi ve adaleti sağlamaları tesadüf değildir. Tarihsel ve toplumsal sorumluluk neyi gerektiriyorsa, tereddüt etmeksizin o iradeye dönüşmüşlerdir.
Ahi; tüccar ve kahraman kutuplarından birine savrulmak yerine, çarşıyı doğrudan aşkın olana bağlar. Pazarın dinamizmini inkâr etmez, onu ahlak eliyle ehlileştirir. Dolayısıyla Ahi; kahramanın serüvenini tüketen tüccar aklından ne kadar uzaksa, kutsalı sermayenin vitrin süsü haline getiren modern piyasa dindarlığından da o denli uzaktır.
Eğer bugünün kâr odaklı nihilizminden ve tekniğin soğuk kuşatmasından sahici bir çıkış aranacaksa, bu ne tüccarın konforlu sığınağında ne de romantize edilmiş bir yıkım kahramanlığında bulunabilir. İhtiyaç duyulan şey; çarşının hakikatinden kaçmadan ama ruhunu da tezgâhta rehin bırakmadan dünyayla ilişki kurabilen fütüvvet ufkunu yeniden keşfetmektir.







Yorumlar kapatıldı.