İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sorun “İmparatorluk”ta Mıydı?: Ortadoğu ve Latin Amerika’da Ulus Devletin Başarısızlığına Dair

yıktığım saltanatın dizinde inlediğim

aşkın en tabanında yattığım anlaşılmasın

çünkü ben çok gizli bir yanlışın

dehşetengiz yeteneğini ölçmek için

yepyeni bir hata için iniyorum Akdeniz’e

İsmet Özel

Modernitenin öğütücü değirmen taşı dünya haritasının üzerinden geçmemişken, en fazla “erken modernite”den bahsedebileceğimiz dönemlerde, Kadim Dünya’nın göbeği Akdeniz’in iki ucunda yaşayan fakat yer yer son derece benzer devlet idaresi pratiklerini benimsemiş iki imparatorluk hakimdi: Osmanlı ve İspanyol İmparatorlukları…

Bu iki imparatorluk da, Anglosakson dünyanın kolonyalizm literatürünü domine eden ve tabiat kaynaklarının denizaşırı konumlara taşınmasına dayanan kolonyalizm modelini uygulamadılar. Bunun yerine, imparatorluğun bağlayıcı ve kanun yapıcı ruhuna, resmi dine inanan yahut hakim unsurun idaresini kabullenenlere dokunmayıp, imparatorluğun tebası saydılar. Bu, kolonyal yönetim aygıtıyla “işbirliği” yapan kirli bir elite yapılmış bir iltimas değil, gerçekten her bir kulun içselleştirilmesi demekti. Kimi ateşli İspanyol tarihçileri bugün meseleyi “İspanya’nın kolonileri (colonia) yoktu, valilikleri (virreinato) vardı” demek raddesine bile getiriyor. Her neyse, özetle olanca, içselleştirme çabasına rağmen ikisi de eski tebalarının önemli bir kısmı tarafından İngilizlikle, bir başka deyişler katliamla ve maddi “sömürü” ile itham edilmekten kurtulamadılar.

Postkolonyalizmin, zahiren ironik görünse de, aslında ulus devletçiliği pekiştiren bir söylem olduğunu yazmıştım “Postkolonyalizm ve Dekolonizasyon: Muhafazakar Zihnin Düştüğü Ayartıcı Tuzak” başlıklı yazımda. Nitekim, Ortadoğu’daki pek çok devlet de Osmanlı hakkında olumsuz tezler terennüm etmekten geri durmadılar. Suriye’deki Baas rejimi ve Mısır’daki Nasırcı rejim için Osmanlı kendisinden “tahrir olunan” bir işgalciydi, Ürdün ve Suudi Arabistan için Osmanlı kurucu ötekiydi, Körfez ülkelerinin ve Yemen’in resmi anlatılarında için kendilerine diz çöktüren, direnilmesi gereken uzaktaki bir efendiden ibaretti. Tarih böyle mürur etmese de, müstakil bir ulus devletin bir varlık sebebine (raison d’etre) sahip olabilmesi için bu söylemi tekrar etmesi tatsız bir gereklilikti.

“Anavatan”a (Madre Patria) isyan eden Hispanik halkların durumu da daha farklı değildir. Quechua, Nahuatl ve benzer yerli dillerin serbest bırakılması, yerleşik kültür ve adetlere Hristiyanlığa uygun olduğu sürece dokunulmaması, Amerika’da inşa edilen üniversite, kilise, manastır, hastane, mahalli mahkemeler ve kanunlar kurulması kifayet etmedi. Bolívar, O’Higgins, San Martín, Santander gibi “kurtarıcı” (libertador) elitler liderliğinde ayaklanan Kolombiya, Şili, Arjantin gibi ülkelerin ya da uzun ve acı dolu bir devrim döngüsü ile bugüne eren Meksika’nın görmemizi istediği şey, Aztekler’in harap olan binaları ve Potosí madenlerinden çıkan gümüştür.

Fakat gel gelelim, Miguel Ángel Asturias’ın Sayın Başkan‘ından Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık‘ı ve Başkan Babamızın Sonbaharı‘na, Mario Vargas Llosa’nın Katedral’de Sohbet‘i ve Teke Şenliği‘ne uzanan görkemli bir siyasi roman literatürü oluşturarak hem kurtarıcı figürlerini, hem sağcı hem solcu figürleri yerden yere vuranlar da kendileri olmuştu. Bu literatürün naklettiği acılar son derece gerçek de olsa, acılar imparatorluğun iblisliklerine değil, a) Amerika’da kurulan İspanyol siyasi nizam-ı kadiminin Napolyon Savaşları’nı müteakiben çöküşüne ve b) Latin Amerika’nın yapısal sorunlarına işaret etmektedir. Meselenin Osmanlı ayağında da benzer saiklerden bahsetmek mümkündür.

Ne şaşırtıcıdır ki, İmparatorluğun serin gölgesi üzerlerinden çekildiğinden beri iki bölgenin de burnu dertten tasadan çıkmadı. İmparator(luk)larına ayaklanan iki dünyanın iki ayrı ulus devlet kümesi şaşırtıcı şekilde benzer karakteristikler gösterdiler. İki tarafta da, İngilizler’in desteği yahut kaşımasıyla imparatorluklarına başkaldırdılar ve kendi ulus devletlerini kurdular. Resmi ideolojiler “toprağın yerlisi” olma asabiyesine ve mümkün mertebe imparatorluk öncesi köklere (bir tarafta Fenike, Sümer vs bir tarafta Aztek, İnka, küçük kabileler) dayandırıldı. Baskıcı rejimler ve diktatörlükler uzun yıllar boyunca norm oldu. Fakat bu baskı ve diktanın somut bir performansa dönüştüğü de pek vaki olmadı. Zengin tabiat kaynaklarının iki dünyaya da sunduğu rant, bu ideolojiler ve rejimleri mümkün kıldı. Fakat bu coşkun söylemler ve fiiller ne nevzuhur ulus devletlerin öz refahlarını arttırmak ne de günümüzde dünyaya hakim olan küresel hegemonyaya bir zarar vermek noktasında anlamlı bir sonuca müncer olmuştur. Bu tarihi sürecin yegane kazananı, kısa ve orta vadede İngiliz, uzun vadede Amerikan hegemonlar olmuştur. Bu noktadan itibaren ise şu soruları sormak icab eder:

Dekolonizasyon, madun coğrafyalara ne katmıştır?

Sorun imparatorluk muydu, yoksa imparatorluğun ortadan kalkması mıydı?

Ulus Devlet formu, dünyadaki gidişatı tersyüz etme yükünü taşıyabilecek bir platform mudur?

Dünya, dünya halklarına diz çöktüren hegemon güçlere karşı imparatorluğu nasıl tekrar kuşanabilir?

Yorumlar kapatıldı.