İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sınırların Eridiği Şehir-II

Napoli ve ayakta kalma sanatı

Sicilya’da uyumak isteyen bir adayla vedalaşmıştık. Şimdi karayı geçip kıyının biraz yukarısına, bambaşka bir mizaca gidiyoruz: Napoli. İkisi de aynı Güney’in çocuğu, ama tehlikeye iki ayrı cevap veriyorlar. Biri içine çekiliyor; öteki taşıyor.

Bu şehre girmenin iyi bir yolu, kendini silmiş bir yazarın peşinden gitmek. “Elena Ferrante” gerçek bir isim değil; kim olduğunu kimse tam bilmiyor, yazar bunu böyle istedi, sadece kitaplarıyla var olmayı seçti. Yazdığı o dört ciltlik büyük Napoli hikâyesi de aynı jestle başlar: yaşlı bir kadın, Lila, bir gün ortadan kaybolur; çektiği bütün fotoğraflardan kendini keser, sanki hiç var olmamış gibi. Arkadaşı Lenù ise koca romanı, kaybolan dostunu bir yere tutunup saklamak için yazar. Daha ilk sayfada, bu şehrin asıl meselesiyle karşılaşırız: bir yanda silinme, öbür yanda tutunma.

Hikâye, şehrin doğusunda, tren garının arkasındaki yoksul bir mahallede başlar; İtalyanların sadece “rione”, yani mahalle dediği bir yerde. İki kız büyür orada: çalışkan, kitaplara düşkün Lenù ve ondan çok daha zeki, çok daha yakıcı olan Lila. Elli yılı aşan bir dostluğun, bir rekabetin, bir sevginin hikâyesidir anlatılan. Ama altında tek bir soru vardır: buradan çıkılır mı?

Lenù çıkar. Kitaplar sayesinde kuzeydeki en iyi okullara gider, yazar olur, mahalleden kurtulur. Lila, o dâhi Lila, kalır ve orada tükenir. Ne var ki Lenù kaçtığı hâlde tam kurtulamaz; ömrü boyunca içinde bir eksiklik, geldiği yerin utancını taşır. Kaçan da kalan da yaralıdır. Çünkü bu tür bir yoksulluktan çıkmak sadece adres değiştirmek değil, konuştuğun dili, ait olduğun dünyayı geride bırakmaktır. Nitekim romanın sessiz kahramanı dildir: mahallenin dili ham ve sıcak Napoli lehçesidir, İtalyanca ise okulun, kaçışın, “adam olmanın” dili. Yükselen Lenù lehçesini gizler, düzgün İtalyanca konuşmayı öğrenir; yani bir dil kazanırken bir dil kaybeder. Ve bu, tek bir kızın kaderi değildir; Güney’in bütün bir yüzyıldır önünde durduğu o kapalı kapının, kalkınamayan taşranın hikâyesidir.

Romanın kalbinde tek bir kelime durur ve bu kelime aslında bütün şehri açıklar: smarginatura, yani sınırların erimesi. Lila zaman zaman korkunç bir şey hisseder; sağlam sandığı dünyanın kenarları birden dağılır, eşyalar ve insanlar birbirine akar, güven bir anda kâbusa döner. İlk kez, bir yılbaşı gecesi mahallenin kabadayıları silah çektiğinde yaşar bunu: bütün o tanıdık düzen, komşuluk, bir çırpıda çözülür.

Şimdi burada durmak gerekir, çünkü Ferrante’nin edebî bir sezgiyle koyduğu bu ada, aslında Güney İtalya’yı inceleyen etnologların çok önce fark ettiği bir hâldir. Yoksulluğun, şiddetin, güçsüzlüğün kıskacındaki insan, zamanla dünyada “var olma” duygusunu bile yitirmeye başlar; kendi benliğinin dağılıp yok olacağı korkusuyla yaşar. Lila’nın dehşeti bir ruh hastalığı değil; Güney’in köylerinde de rastlanan o varoluşsal titremenin, o dağılma korkusunun edebiyattaki karşılığıdır. Ferrante bunu annesinden aldığı bir lehçe kelimesiyle de anar: frantumaglia, yani insanın içten içe paramparça olma hâli. İşte Napoli’yi bir şehir olarak farklı kılan da budur: burası, sağlam zeminin her an eriyebileceği bir yerdir.

Bunun somut bir sebebi var. Napoli bir yanardağın eteğinde kurulu; Vezüv orada, ufukta bekliyor, şehri bir kez kül altına gömdü, gömebilir. Yani sınırların erimesi sadece bir metafor değil, coğrafi bir gerçek. Peki bir şehir, ayağının altındaki zeminin her an açılabileceğini bile bile nasıl ayakta kalır? İşte Napoli’nin bütün o “renkli” sayılan âdetleri, aslında bu soruya verilmiş son derece akıllı bir cevaptır.

Düşünün: ölünün ardından tutulan ağıt, o belirli kalıplarıyla, aslında bir savunma tekniğidir. Kaybın açtığı acı, sağ kalanı da içine çekip benliğini dağıtabilir; ağıdın ritmi, tekrarı, kalıplaşmış sözü ise bu taşkını disipline eder, acıyı çılgınlığa dönüşmeden karşılar ve ölüyü tehditkâr bir gölge olmaktan çıkarıp koruyucu bir ruha çevirir. Napoli’nin ölümle kurduğu o meşhur senli benli ilişkiyi de ancak böyle anlarız. Şehrin altındaki Fontanelle mağaralarında, insanlar yüzyıllarca kimsesiz kafatalarını sahiplendi; onlara isim verdi, baktı, dua etti, karşılığında koruma diledi. Bu, ölüme âşık bir tuhaflık değil; ölümü evcilleştirme, onu bir düşman olmaktan çıkarıp bir müttefike çevirme çabasıdır. Aynı şekilde şehrin koruyucusu Aziz Gennaro’nun kanının yılda birkaç kez sıvılaşması beklenir; sıvılaşırsa yıl iyi geçecek, geçmezse felaket kapıda demektir. Bu, şehir ile onu koruyan kutsal arasında her yıl yenilenen bir sözleşmedir. Napoli’nin o meşhur nazar korkusu bile aynı mantığın parçasıdır: kaosun her an sızabileceği bir dünyada, o kaosa bir isim, bir sınır koyma çabası. Bütün bunlar, katlanılmaz olanı, yani ölümü ve felaketi alıp bir ritüelin içine yerleştirmenin, orada ehlileştirmenin yollarıdır.

Burada bir an durup dürüst olmak gerekir, çünkü bir tehlike var. Napoli’yi “ölüme âşık, batıl inançlı, renkli Güney” diye anlatmak çok kolaydır; ve bu anlatı aslında gizli bir tepeden bakıştır, Kuzey’in yüzyıllarca Güney’e taktığı o “geri kalmış, çocuksu, folklorik” etiketinin kibar hâlidir. Oysa bu ritüeller komik bir hurafe değil. En “ilkel” sayılan âdetin altında bile bir cehalet değil, evrensel bir insanlık yatar: her kırılgan hayatın er geç yüzleştiği o soruya, “zemin dağılırken insan nasıl insan kalır?” sorusuna verilmiş akıllı bir cevap. Napoli’nin ritüelleri, güvencesiz bir hayatı ayakta tutmanın kadim bir teknolojisidir. Bunu görmek, şehri egzotikleştirmeden sevmenin tek yoludur.

Ve aynı kırılganlığın karanlık bir yüzü de var, onu da atlamamalı. Yokluktan bir yol bulma, kıt imkânı hünere çevirme sanatına İtalyanlar “arte di arrangiarsi” der; Napoli bunun başkentidir. Ama devletin ve yasanın zayıf olduğu yerde bu hüner çoğu zaman kirlenir: aynı beceriklilik, Camorra’nın gölgesine, mahalleye çöreklenmiş o suç düzenine de kan taşır. Romanda Lila’nın kaçamamasının sebebi sadece kader değil; onu tutan o “kara torba”dır, mahallenin şiddetidir. Mahalleyi ayakta tutan dayanışma, aynı zamanda kimseyi dışarı bırakmayan bir kafestir. Yaşama gücü ile şiddet, burada aynı kökten beslenir. Ferrante ne yoksulluğu şairleştirir ne de mahalleyi aklar; o canlılığın hem bir mucize hem bir tuzak olduğunu aynı anda gösterir.

Peki bütün bunlar bizi nereye bağlıyor? İki yere. Birincisi, Sicilya’ya. Napoli de tıpkı Sicilya gibi bir zamanlar bir merkezdi; İspanyol ve Bourbon krallarının başkenti, on sekizinci yüzyılda Avrupa’nın en kalabalık şehirlerinden biri. 1860’ta İtalya birleşince, koca bir krallığın başkentiyken bir anda taşra şehrine düştü. İşte iki Güney’in ortak yarası budur: ikisi de “artık burası önemli değil” cümlesini yedi, ikisi de dışarıdan gelen bir devletin ve bir modernliğin karşısında kendi yerini kaybetti. Ama bu ortak sarsıntıya iki ayrı cevap verdiler: Sicilya onuruna çekilip uyudu, Napoli ise ölümle bile pazarlık eden o taşkın hayatla ayakta kalmaya çalıştı. Biri kabuğuna çekildi, öteki sokağa döküldü.

İkincisi, denize. Napoli için deniz aynı zamanda bir kapıydı. On dokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren, tam da Lenù gibi ama çoğu onun kadar şanslı olmadan, milyonlarca güneyli buradan gemilere binip denizi aştı; Amerika’ya, kuzeye, gurbete. Tarihin en büyük göç dalgalarından biriydi bu, ve Napoli onun başlıca kalkış limanıydı. Şehir için deniz hep bir kaçış yoluydu, hem kurtuluşun hem de kopmanın. Lenù’nün mahalleden çıkarken duyduğu o suçluluk, aslında bir kıtayı geride bırakan milyonların da sessiz duygusudur: gitmek, kurtulmaktır ama bir ihanet gibi de acıtır.

Lenù bütün o romanı, kaybolan Lila’yı unutturmamak için yazmıştı. Belki bütün bir Napoli de öyledir: dağılmaya, sınırları erimeye bu kadar yakın bir şehir, ancak hatırlayarak, anlatarak, kendini durmadan yeniden kurarak ayakta kalır. Yazmak da, ağıt yakmak da, kafatasına isim vermek de aynı işi görür: dağılan bir dünyada bir insanın “buradayım” diyebilmesini sağlar. Ve galiba bu şehir tam da bu yüzden hiç uyumaz. Uyursa, sınırların eriyeceğinden korkar.


İzini sürmek isteyene: Elena Ferrante’nin Napoli Romanları dörtlemesi (Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım ile başlar) Türkçe’de okunabilir. 

Napoli’nin ölüm, ağıt ve büyü etrafındaki hayatını, güvencesizlik karşısında benliği ayakta tutmanın bir yolu olarak okuyan kişi, Güney İtalya etnolojisinin kurucusu Ernesto de Martino’dur (Sud e magia, Morte e pianto rituale). 

Güney’i kendi gözünden düşünmek için Franco Cassano’nun Meridyen Düşünce‘si iyi bir yol arkadaşıdır.

Yorumlar kapatıldı.