İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Osmanlı’dan Bugüne Devletçilik Tavrının Anatomisi

Türkiye’deki devletçilik tavrı, düşünülenin aksine sadece günümüze ait, çağdaş bir fenomen değildir; siyasi iktidarın toplum karşısındaki konumuna ilişkin çok daha eski bir zihniyet kalıbının günümüzde tezahür etme biçimidir. İşbu değerlendirmede amacım devletçilik olgusunun bir anatomisini çıkarmak ve günümüzdeki devletçi davranış kalıplarını yeniden üreten tarihi kökleri izah etmektir. Öncelikle bu metinde devletçilikten maksadın, herhangi bir şahsın hususi düşüncesi/ilkesi, ideolojisi veya siyasi bir program olmadığı belirtilmelidir. Burada devletçilikten maksat, en yalın ve somut anlamıyla, siyasete taalluk eden her türlü meselede devletin öncelenmesi, devletin sosyal hayattaki nüfuz alanının azami düzeye çıkarılması ve devletin hem hükümetin hem de halkın üzerinde mutlak bir otorite olarak konumlandırılmasıdır. Bu merkeziyetçi habitus veya eğilim, tarihi ve sosyolojik açıdan ağırlıklı olarak “Osmanlı bir olgu”dur. Nitekim Selçuklu veraset sistemi ve idari pratikleri, Osmanlı tecrübesinden bütünüyle farklı bir seyir izlemiştir. Selçuklu tarihinde, Osmanlı’da müşahede edilmesi mümkün olmayan sahneler yaşanmıştır; örneğin Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan, adaletsizliğe yol açmamak ve taht kavgalarını önlemek düşüncesiyle ülkesini on bir oğlu (meliki) arasında paylaştırmıştır. Kılıçarslan’ın vefatının ardından, planlananın aksine, her bir melik kendi hükümranlık alanını genişletmek amacıyla şiddetli bir taht kavgasına girişmiştir. Selçuklu’da görülen “atabey sistemi” veya şehzadelerin sultan hayattayken kendi bölgelerinde para bastırıp hutbe okutması gibi otonom uygulamalar, Osmanlı tarihinde eşi benzeri görülmemiş pratiklerdir. Osmanlı Devleti, hanedan bünyesinde ikincil bir kolun veya “kardeş hanedanın” neşet etmesine, en uzak coğrafyalarda dahi olsa asla cevaz vermemiştir. Hatta fethettiği yerlerde yerel Hristiyan otoritelerin varlığını sürdürmesine müsaade etmiş, ancak hanedana Müslüman rakip çıkmasını ve de iktidarın hanedan içinde bölünmesini katiyetle engellemiştir. Osmanlı’nın merkeziyetçi fikriyatını anlamak için, İslam imparatorlukları tarihinde yön verdiği makro değişimleri görmek gerekir. Bu hamlelerin en mühimi, toprağın hanedanın ortak malı addedilerek paylaştırılmaması ve verasetin sabit bir usule bağlanmasıdır.

Osmanlı’nın neşet ettiği coğrafya ise mütemadiyen savaş ve beylikler arası rekabetle yoğrulmuş, aktörlerin değiştiği ancak çatışma örüntüsünün baki kaldığı bir zemin arz etmektedir. Osmanlı tarihçiliğinin pirlerinden İbn Kemal, Bitinya bölgesini “rical-i kıtal” (savaş ehli) ile dolu bir yer olarak tasvir etmektedir. Moğollardan Haçlılara, Bizans içi klan çatışmalarından beylikler arası rekabete kadar uzanan bu kaotik ortamda, Osmanlı’nın diğer tüm beylikler arasından sıyrılıp siyasi birliği sağlamasının temel sebebi, Türki hanedanlardan tevarüs eden adem-i merkezi pratikleri bir daha geri dönmemek üzere ilga etmesidir. Osmanlı devlet aklı, bu coğrafyada kalıcı selameti ve Darü’l İslam birliğini tesis etmenin yegane yolunun mutlak merkeziyetçilikten geçtiğine kani olmuştur.

Merkeziyetçiliği sağlayacak temel aktör olarak “devlet” tebarüz etmiş, adaleti, hayırhahlığı ve alicenaplığı esas alan “Kerim Devlet” tasavvuruyla bu güçlü otoritenin zulme ve Allah’ın kanunlarına yönelik başkaldırıya (tuğyan) evrilmesi engellenmiştir. Osmanlı, siyasi praksis açısından, Anadolu’daki seleflerinden yahut çağdaşlarından hiçbirinin tam olarak doğrudan devamı olmayıp, sıfırdan “zuhur” etmiş bir aktördür.

Kuruluş evresinde, beyliğin askeri harekatlarına canlarını ve enerjilerini koyan her bir unsur (alp, gazi, nöker), iktidarın birer “hissedarı” konumundaydı. Bu “savaşçılar toplumu” yapısı, hem adalet idesini gerçekleştirmek için hem de mezkur “hissedar”ların kendi menfaatini muhafaza etmek için bir mecburiyetti.

Zamanla “eşitler arasında birincilik” esasına dayalı zamanla iktidar modeli her türlü fani ve kırılgan unsurdan arındırılarak ebedi bir fikir olan “Devlet-i Ebed Müddet” mefhumuna tebdil edilmiştir. Burada savaşçılar arasındaki mukavele, yerini şer’i ve örfi normlara uyma yönündeki sosyal mecburiyete bırakmıştır. Bu süreçteki en kritik eşik, halkın savaşçılar toplumu aşamasında olduğu gibi devleti somut olarak teşkil eden bir özne olmaktan çıkarak “reaya” (tabi olanlar) statüsüne geçmesidir.

Osmanlı Devleti, meşruiyetini şer’i normlara sadakatten alsa da, siyasi alanın özerkliğini korumak adına bu normların yer yer müdahale edilebilir bir tabiatta olması bir zorunluluk olarak görülmüştür. Siyasiler gözünde devlet adına daha fazla manevra alanı sağlayan tasavvufun revaç toplaması bu bağlamda dikkate şayandır. Bu bağlamda otoriteyi tazim açısından işlevsel olan post ve postnişin kavramlarına dayanan, itaati pekiştiren, öznel manevi aydınlanmadan çok kolektif deneyimi önceleyen kurumsallaşmış tarikatler bu bağlamda devlet indinde teveccüh görmüştür.

Aynı şekilde itiraz eden ve iktidar ile diyalektik halinde olan bir fıkıh da zamanla iktidarın “hissedar”lığından iktidarın “raiyyet”i olma hüviyetine bürünmüştür. Bunun en basit örneklerinden biri olarak Ebussuud Efendi’nin fetvalarında görülen iki farklı persona, yani “sofu” ve “hikmet-i hükumetçi” kimlikler bu durumun canlı birer tezahürüdür. Siyasete taalluk etmeyen konularda bozahanede değil tatlı boza, su bile içmenin haram olduğu yahut Yunus Emre’nin kimi şathiyelerinin elfaz-ı küfür olduğu minvalinde son derece takva nosyonlu fetvalar veren Şeyhülislam, konu 1571 Kıbrıs Seferi için Venedik ile barış anlaşmasının bozulması yahut Osmanlı ekonomisinde kestirme yoldan sürdürülebilirlik ve likidite sağlayan para vakıfları gibi konularda son derece hikmet-i hükumet (raison d’état) nosyonlu fetvalar verebilmiştir. Birgivi ve Çivizade gibi “metne” tamamen sadık kalan ve tevile alan açmayan isimler sofu personadan taviz vermemiş ve en azından yaşarken devlet nezdinden büyük etki uyandıramamışlardır.

İslami normların siyasi kültürdeki ağırlığından dolayı ilmiye/ulema devletin ve siyasetin bir parçası olarak kalmak durumundaydı. Bu sebeple, siyasi alanda pazarlık ve müzakere gücü daral(tıl)an ilmiye sınıfı, devlet aygıtının içine bürokratlar olarak entegre edilerek tedip edilmişlerdi. Dini normun bağlayıcılığı törpülenerek bir tür kapıkulu ihdas edilmese de 15. yüzyıl ve kısmen 16. yüzyılda gördüğümüz alim tipi yerini “bürokrat”lara bırakmıştı.

Son bir dokunuş olarak, Osmanlı siyasi kültüründe devlete isyan (bağy), hükümdarın zulmünden (tuğyan) çok daha ağır bir cürüm olarak kabul edilmiştir. Devletin selameti için halkın siyasi işleyişte “sefer-ber” olmaktan çıkıp “renç-ber” rolüne koşulması bir mecburiyet haline gelmiştir. Hatta, tadını alanın geri bırakmayacağı düşünülerek zirai üretimin aksamaması için reayanın ata binmesi ve silah kuşanması de men edilmiştir.

Buraya dek, aslında çok daha kapsamlı ifade edilebilecek bir meseleyi ufak tefek kimi temaslarla kısaca derleyip toplamaya çalıştım ve merkeziyetçiliğin ve devletçiliğin hakiki anlamıyla “Osmanlı” bir olgu olduğunu ortaya koydum. Osmanlı’nın devletçilik formülünün Osmanlı siyasi kültüründeki “reaya ve berayaya halel ve nizam-ı aleme ihtilal gelmemesi” ilkesiyle aynı anda çalışabilmesi iki sebeple izah edilebilir: a) şer’i normun bağlayıcılığı ve b) patrimonyal/kerim devlet düşüncesi.

19. asırdan itibaren dünya çapında Kadim Nizam’ın (Ancien Régime) devrilmesiyle yaygınlaşan modern devletin işleyişi, modus operandisi, yukarıda mezkur iki maddeden çok uzaklardadır. Modern devlet “Leviathan” misali her türlü gözetleme ve cebir aygıtıyla ferdi kuşatırken; kadim “Kerim Devlet”, halkı siyasi öznelikten mahrum bıraksa da onlara emniyet, adalet ve mülkiyet güvenliği sunan patrimonyal bir himaye sağlamıştır.

Günümüz Türkiye’sindeki kökleşmiş devletçilik eğilimleri, en azından halk kitlelerinin içinde bulundukları dünyayı idrakleri ve kendilerine biçilen rol bakımından adı konulmamış bir Osmanlı mirasına dayanmaktadır. Fakat geçmişte olup günümüzde olmayan iki istinad duvarı olarak da karşımıza tekrar “bağlayıcı norm” sorunu ve “kerim devlet/devlet ana” idesi çıkmaktadır.

Yorumlar kapatıldı.