“Baba, tarih ne işe yarar, bana açıklasana.”

Bu soruyu, Marc Bloch’a küçük oğlu sormuştu. Bloch sıradan biri değildi: yirminci yüzyılın en büyük tarihçilerinden biri, Annales ekolünün kurucularından. Ve cevabı bir kitap hâline getirmeye girişti: Tarih Savunusu’nu. Ama kitabı bitiremedi. İkinci Dünya Savaşı’nda Fransız Direnişi’ne katılmış, Gestapo tarafından yakalanmış, işkence görmüş ve 1944’te kurşuna dizilmişti. Elimizdeki metin, yarım kalmış bir başyapıttır; öldürülmüş bir tarihçinin, kendi çocuğunun masum sorusuna verdiği, tamamlanamamış cevap.
O soru, altı yazı boyunca bu köşenin üstünde sessizce asılı duruyordu. “Tarihin Meseleleri” başlığı altında, geçmişle ilişkimizin çoğul olduğunu, tarihin bir kurgu olduğunu, perspektifin her şeyi değiştirdiğini, tarih bilincinin üç ilkeye dayandığını, bizi saptıran üç hastalığı ve nihayet “bilimsel tarih”in kendisinin de tarihsel bir ürün olduğunu konuştuk. Buraya kadar gelen okur, en sonunda Bloch’un oğlu gibi sormakta haklıdır: Peki bütün bunlar ne işe yarar? Bu yazı, hem serinin son metni hem de o sorunun cevabı.
Kurduğumuz Alet Çantası
Altı yazıyı tek bir cümlede toplayabiliriz: bir alet çantası kurduk. İçinde fark ilkesi var: geçmiş yabancı bir ülkedir, onun insanlarını biz sanmamak gerekir. Bağlam ilkesi var: hiçbir olay kendi çağından koparılıp anlaşılamaz. Süreç ilkesi var: anlam, olayların zaman içindeki ilişkisinde gizlidir. Üç hastalığa karşı bir bağışıklık var: kadimi dondurmaya, geçmişi altın çağa çevirmeye, geleceği kaçınılmaz bir ilerleme sanmaya karşı. Ve hepsinin üstünde, adını koyduğumuz o duruş var: disiplinli alçakgönüllülük. Yani ne “işte hakikat budur, nokta” diyen dogmatiğin kibri, ne “her şey mübahtır” diyen sahtekârın gevşekliği; ikisinin arasındaki o ince, zahmetli yol.
Ama bir alet çantası, açılıp kullanılmak içindir. Çekiç çakılmak, mercek bakılmak ister. Hiçbir canlı konuya değmeyen bir yöntem, ilk yazıda tam da uyardığımız şeye dönüşür: kendi içinde dönen, hayata küsmüş bir fildişi kule. O ilk yazıda, tarih üretiminin en kıymetli ve en kırılgan katmanının hangisi olduğunu söylemiştik: işin ehlinin denetiminde kalan ama sıradan okura açık, hem titiz hem okunabilir tarih. İşte bir internet köşesi, tam da o katmanda yaşama denemesidir. Demek ki bütün bu seri, aslında bu köşenin var olma hakkını inşa ediyordu. Şimdi o hak kazanıldı; atölyeyi kapatıp yola çıkma vakti.
Aynayı Kendimize Çevirmek
Ama bu aletlerin en derin işlevini henüz söylemedik. Fark, bağlam, süreç; bütün bu disiplin, görünüşte geçmişe bakmak içindir. Oysa asıl marifetleri başka yerde. Geçmişin ne kadar yabancı bir ülke olduğunu bir kez gerçekten kavradığınızda, tuhaf bir şey olur: kendi bugününüz de yabancılaşır. “Millet”, “gelenek”, “çöküş”, “ilerleme”, en sarsılmaz sandığınız kavramların birer kurgu olduğunu görür ve onları artık ezelî sanamazsınız. Geçmişe tuttuğumuz ayna, eninde sonunda bize döner.
Yol Neden Bugüne ve Buraya Çıkıyor
Peki yol neden aktüel konulara, neden bu köşenin yazarının kendi ilgi alanlarına dönüyor? Çünkü Bloch’un öğrettiği şey tam da budur. Ona göre tarih “zaman içindeki insanların bilimi”dir; ve geçmiş ile bugün birbirini karşılıklı aydınlatır. Bugünü, geçmişi bilmeden anlayamazsınız; ama geçmişi de, bugüne dair hiçbir şey bilmeden kurcalamak aynı ölçüde kısırdır. Geçmiş, bugünden kaçılacak bir sığınak değildir; bugünü daha net görmenin bir yoludur.
Ve işin asıl inceliği şurada: tarihin disiplini, en çok bugünün en yakıcı, en kimlik yüklü meselelerinde işe yarar. Milliyetçilik, sınırlar, çatışan hafızalar, Balkanlar’ın çözülmemiş hesapları, eski hudutların hâlâ kanayan yaraları. Üç hastalığın, yani gelenekçiliğin, nostaljinin ve ilerlemeciliğin en baştan çıkarıcı olduğu yerler tam da buralardır. Tam bu yüzden, disiplinli gözün en çok gerektiği yerler de buralardır. Köşeyi bugüne çevirmek, titizliği bırakmak değil; titizliği nihayet sınava sokmaktır. Kolay olan, geçmişi salimen, kimseyi rahatsız etmeden, ölü bir tuhaflıklar müzesi gibi anlatmaktır. Zor ve asıl kıymetli olan, aynı disiplinle bugünün kavgalı sularına girmektir.
Bunun bir bedeli olabileceğini de biliyoruz. Bu satırların hatırlattığı Marc Bloch, tarihi bir fildişi kulede değil, işgal altındaki bir ülkenin ortasında düşündü; ve tarihi anlamaya çalışırken, bizzat tarihin çarkları arasında ezildi. Geçmişe bakmak, konforlu bir uğraş değildir. Ama belki de en çok, konforlu olmadığı için gereklidir.
Bundan Sonra
O hâlde bundan sonra bu köşe, aynı aleti elden bırakmadan, yönünü bugüne çevirecek. Peki tam olarak nereye? Cevap için son bir kez Bloch’un mesleğine, Annales’e dönelim.
Annales’in devrimi şuydu: tarih yalnızca kralların, savaşların ve antlaşmaların tarihi değildir. Sıradan insanın, ekmeğin fiyatının, bir köyün, bir inancın, bir zihniyetin de tarihi vardır. Bloch’un yoldaşı Fernand Braudel ise buna coğrafyayı ekledi: bir denizin, bir dağın, insan ömründen çok daha yavaş akan o “uzun zaman”ın tarihini yazdı. Kısacası Annales, tarihçiye bir manzarayı, bir sınırı, bir gündelik hayatı bir belge gibi okumayı öğretti.
İşte bu köşenin gideceği yer de burasıdır. Geçmişi hâlâ üstünde taşıyan canlı coğrafyalar: eski hudutlar, Balkanlar’ın yolları, bir manzarada asırların izini süren yolcunun/gezginin gözü. Belki bir kavramın, belki bir kitabın açtığı bir tartışmanın peşi. Durak şimdiden belli değil; belli olan tek şey, hangi durak olursa olsun oraya bu gözle bakacağımız.
Kişisel bir merakın peşine düşmenin, ikinci yazıda gördüğümüz gibi, bir kusur değil tarihin motoru olduğunu artık biliyoruz: tarihi diri tutan, her okurun geçmişe sorduğu kendi sorusudur.
Bu alet çantasını geride bırakmak değil. Aksine, onu yanımıza alıp yola çıkmaktır. Fark, bağlam, süreç; üç hastalığa karşı bağışıklık; perspektifin bilinci: bunların hepsi, bundan sonra anlatacağımız her yer ve her mesele için sessizce çalışmaya devam edecek. Sadece artık görünürde olmayacaklar; bir ustanın elindeki alet gibi, işin içine sinmiş olacaklar.
Dördüncü yazının o cümlesini hatırlayın: geçmiş yabancı bir ülkedir. Aslında tarihçi, doğası gereği bir gezgindir; yabancı ülkelere gider, hepsinden çok da geçmişin o yabancı ülkesine. Ve oradan hatıra eşyası değil, bir bakış biçimi getirir. Bundan sonra bu köşede yapacağımız şey de budur: hem coğrafi hem zamansal yabancı ülkelere gidip, geri döndüğümüzde size birer manzara kartı değil, görmenin bir yolunu bırakmak.
Bloch’un oğlunun sorusuna, altı yazının sonunda verebileceğimiz en dürüst cevap belki de şudur: Tarih, görmeye yarar. Ve bundan sonra burada yapacağımız tek şey, birlikte bakmak.
Yöntemin kendisine, yani kaynağın nasıl okunduğuna ve Annales ekolünün atölyesine daha yakından bakmak isteyenler için o kapı hâlâ açık; ama o, başka bir yolun konusu. Şimdilik biz yola çıkıyoruz.
Selametle.
Meraklısı İçin: İzler
- Marc Bloch, Tarih Savunusu veya Tarihçilik Mesleği, çev. Ali Berktay, İletişim Yayınları (Jacques Le Goff’un önsözüyle) – bir tarihçinin, oğlunun “tarih ne işe yarar?” sorusuna verdiği yarım kalmış cevabı.







Yorumlar kapatıldı.