İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tarih Nasıl Bilim Oldu – ve Kimin Bilimi?-Tarihin Meseleleri – VI

Beşinci yazıyı bir kıvrımla bitirmiştik: üç hastalığı -gelenekçilik, nostalji, ilerlemecilik- teşhis eden disiplinin, yani “bilimsel tarih”in kendisi gökten inmedi. O da belirli bir zamanın ve yerin ürünüdür: on dokuzuncu yüzyıl Alman üniversitelerinin ve yükselen ulus-devletin. Öyleyse “geçmiş yabancı bir ülkedir” diyen disiplinin kendisi de, tarihselleştirilmesi gereken bir ülkedir.

Bu yazının tezi budur: tarih biliminin kendisi de tarihsel bir üründür. Ve bunu görmek, bütün seri boyunca öğrendiğimiz dersi -tarih çoğuldur, kurgudur, perspektife bağlıdır, gözden geçirilebilir- en son kez, disiplinin kendisine uygulamaktır.

Tarih Bir İlim Değildi

On dokuzuncu yüzyıla kadar tarih, bağımsız bir ilim değildi. Ne medreselerde müstakil bir disiplin olarak okutuldu, ne de aslında başka bir yerde. Tarih, felsefeye, edebiyata, kelama eklemlenerek anlatılırdı. Antik Yunan’a kadar gidin: felsefe ve şiir, tarihten çok daha prestijli alanlardı. Önemli tarih kitapları, hatta dünya tarihleri yazıldı. Osmanlı dünyasında da. Ama bunlar, kendi kuralları, kürsüleri ve meslek erbabı olan özerk bir bilim olarak üretilmiyordu.

Buradaki en parlak istisna, yine kendi geleneğimizden gelir. İbn Haldun, daha on dördüncü yüzyılda, Mukaddime‘de bir “umran ilmi”  toplumların kuruluş ve çözülüş yasalarını inceleyen bir bilim kurmaya girişmişti. Ama bu dâhiyane teşebbüs, bir disipline, bir kuruma dönüşmedi. Tarihin meslek hâline gelmesi için beş yüzyıl daha ve çok farklı bir dünya gerekecekti.

Ranke ve Arşiv

Leopold von Ranke

O dünya on dokuzuncu yüzyılın sonunda patladı. Sürpriz değil: sebebi ulus-devlettir. Bismarck’ın önderliğinde yükselen Prusya, dağınık Alman prensliklerini bir ulus-devlette toplarken, emperyalizm çağının kızışan rekabetine -üzerinde güneş batmayan Britanya imparatorluğunun çağına- ortak oluyordu. Bu yarışın araçlarından biri eğitimdi: yenilenen lise müfredatları, klasik diller, beşeri bilimler. Kurumsal çerçeveyi, araştırma ile öğretimi birleştiren Humboldt’çu üniversite modeli (Berlin, 1810) sağladı.

Bu çerçevenin içinde, 1825’ten itibaren Berlin’de Leopold von Ranke, belgeye dayalı tarih seminerini kurdu. Öğrencilerini, yeni açılan devlet arşivlerine götürdü; birinci el kaynakla birebir çalışmayı, her iddiayı bir belgeye bağlamayı şart koştu. Sloganı meşhurdur: geçmişi “aslında nasıl olduysa öyle” (wie es eigentlich gewesen) ortaya koymak. İkinci yazıda bu sloganla zaten karşılaşmış ve onu -tarihçiyi şeffaf bir cam sanan o pozitivist hayali- reddetmiştik. Şimdi onun nereden doğduğunu ve neden bu kadar otorite taşıdığını görüyoruz.

Ranke ile birlikte siyasi tarih yükseldi: devletlerin, orduların, büyük adamların tarihi. Ve dikkat: bu tarihçilik, ulus-devletle birebir koşut, aynı anda yükseldi. Ranke, siyasi tarih ve ulus-devlet bir üçüzdür. Tarihçi, ilk yazıda andığımız üretim katmanlarının en üstünde, ulus-devletin meşruiyet tedarikçisi hâline geldi; beşinci yazıda gördüğümüz “hayalî cemaatin” özünü gösterme misyonu da büyük ölçüde ona düştü.

Kimin Bilimi?

Şimdi can alıcı soru: bu kimin bilimiydi? Ranke koyu bir Protestandı; kurucu kuşak beyaz, Hristiyan, erkek ve Avrupalıydı. Bu kuşak, büyük üniversitelerde tarih bölümleri kurdu, prestijli dergiler çıkardı, mesleği ve kurallarını koydu. 1950’lere, 60’lara kadar dünyada tarih yazımı büyük ölçüde bu profilin denetimindeydi. Avrupa’nın kontrolünde akan bir tarih.

Bu mirasın izi bugün bile sürer: “tarih yazımının tarihi” ya da “tarih metodolojisi” derslerini açtığınızda, çoğunlukla Batı’nın tarihçiliği, evrenselmiş gibi, çizgisel ve ilerlemeci bir kurgu içinde anlatılır. Yani ilerlemeciliğe karşı uyaran disiplin, kendi hikâyesini ilerlemeci anlatır.

Daha derin nokta şudur: “tarihsel yöntem” dediğimiz şey -dipnotlar, son notlar, kaynakça, her iddiayı belgeye bağlama zorunluluğu, doktora eşiği- ezelî, değişmez bir öz değildir. Belli sosyo-akademik halkalarca şekillendirilmiş bir protokoller bütünüdür. Uyarsanız bir yer edinirsiniz; uymazsanız edinemezsiniz. İkinci yazının dersini hatırlayın: yöntem de bir kayadan değil, gözden geçirilebilir bir uzlaşıdan ibarettir.

Yöntem de Değişir: Kuhn ve İbn Haldun

Peki protokoller nasıl değişir? Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nda bunu anlatır. Önce kabul görmüş bir “olağan bilim” vardır: yerleşik paradigma, yerleşik kurallar. Araştırma bunun üzerinde yürür. Sonra anomaliler belirir, normalden sapan gözlemler. Bunları dile getirenler çoğu zaman genç, henüz koltuk sahibi olmayan adlardır ve yerleşik otoritelere kabul ettirmekte zorlanırlar. Ama sayıları arttıkça, etraflarında bir topluluk, bir sosyal güç oluştukça, eski paradigmayı devirirler; dün “anormal” olan, bugünün “normali” olur. Kuhn’un klasik örneği, Kopernik’in Batlamyusçu astronomiyi devirmesidir.

Kuhn’un asıl vurgusu şudur: bu dönüşümün arkasında yalnızca tarafsız gözlemler değil, toplumsal bir güç vardır. Astronomi gibi en sarsılmaz sayılan bilimlerde bile böyledir. Öyleyse tarihsel yöntemde haydi haydi böyledir.

Bu döngünün yerli bir karşılığı da vardır ve onu yine İbn Haldun verir. Asabiyet kuramı, tam da bu yenilenme mantığını anlatır: ortak bir bağla kenetlenmiş taze bir topluluk yükselir, kurumsallaşıp katılaşır, sonra daha diri bir asabiyetçe alaşağı edilir. İster hanedan olsun ister bilimsel paradigma, “normal” daima geçicidir. İbn Haldun bize, en yerleşik düzenin bile bir ömrü olduğunu, Kuhn’dan altı yüzyıl önce söyler.

Çoğul Sesler: Mazlumun Tarihi

Demek ki beyaz, Hristiyan, Avrupalı tarihçinin paradigması da geçiciydi. 1960’lar ve 70’lerden sonra dünya değişti: dekolonizasyon, sivil haklar hareketleri, iki kutuplu düzenin çözülmesi, çok sesli ve çok merkezli toplumlar. Eskiden marjinal sayılan konular, kişiler ve sesler tarihe dahil olmaya başladı; Hristiyan, erkek ve Avrupa egemenliği çatladı.

Burada eski bir sorun yüzeye çıktı: tarihi genelde galip yazar. Çünkü yazılı kaynak çoğu zaman devletin, güçlünün kaynağıdır; arşivde hayatta kalan, hâkim tarafın sesidir. Ezilenin sesini duymazsınız. Hindistan’ı uzun süre İngiltere’nin gözünden bildik. Edward Said’in Şarkiyatçılık’ta gösterdiği gibi, Batı, Doğu’yu kendi ürettiği bir bilgi nesnesine çevirmişti. Bağımsızlık sonrası Hint tarihçileri çıkıp bastırılmış sesleri kurtarmaya giriştiğinde manzara değişti.

En sert örnek, satı geleneğidir: dul kadının, ölen kocasıyla birlikte diri diri yakılması. Bu kadının yerine kim konuşacak? Gayatri Spivak, Madun Konuşabilir mi?’de bu soruyu sorar ve cevabı rahatsız edici biçimde dürüsttür. Madun, hele bir de kadınsa, iki kat susturulmuştur; sesini ancak bir başkası onun adına aktardığında “duyulur” ki bu da aslında yine konuşamamaktır. Spivak, ezilenin sesini geri kazanma projesinin kendisinin de bir sınırı olduğunu hatırlatır. Bu, ikinci yazının dersini doğrular: tarih hiçbir zaman mutlak hakikate ulaşmaz; en iyi niyetli kurtarma çabası bile bir kurgudur.

Yine de bu, vazgeçmek için bir sebep değil. Bugün Afrika’nın tarihi artık yalnızca Fransızlar ve Almanlar tarafından değil, Afrikalılar tarafından, kendi kaynaklarına bakılarak yazılıyor. Yalnızca güçlünün değil, haklının da -her zaman galip olmasa bile mazlumun da- tarihini kendi gözünden yazabilme imkânı doğdu. Bunu söylerken bir hassasiyeti elden bırakmamak gerekir: çoğulculuk, yöntemi terk etmek demek değildir. Amaç, daha çok sesi, doğru metodolojiyle, kaynağa dayalı ve olabildiğince nesnel bir tarihçiliğe eklemlemektir. Üçüncü yazının şerhini hatırlayın: göreceliğin reddi hakikatin reddi değildir. Seslerin çoğalması, tarihin daha az değil, daha çok hakikate yaklaşması demektir.

Bir Aynanın Sonu

Altı yazı boyunca tarihin çoğul (I), kurgu (II), perspektife bağlı (III), tarih bilinciyle disipline olmuş (IV) ve üç hastalıkla malul (V) bir uğraş olduğunu gördük. Şimdi, en son adımda, aynı merceği disiplinin kendisine çevirdik ve “bilimsel tarih”in de çoğul, kurgulanmış, perspektife bağlı ve gözden geçirilebilir olduğunu gördük. O da belirli bir zamanda doğdu, belirli bir projeye hizmet etti, belirli bir yüz taşıdı ve hâlâ değişiyor.

Bunu bilen tarihçi, zanaatına olan inancını yitirmez; aksine, zanaatın en derin erdemini kazanır: disiplinli alçakgönüllülüğü, bu kez disiplinin kendisine uygulamayı. Topluma tuttuğumuz aynayı, kendimize de tutmak. Belki “geçmiş yabancı bir ülkedir” cümlesinin son anlamı da budur: geçmişi nasıl incelemeye başladığımızın tarihi bile yabancı bir ülkedir, ve ona net bakmayı öğrenmek, bu yolun son dersidir.

Bundan sonrası artık başka bir derstir: yöntemin, usulün, protokolün kendisine -kaynak nedir, nasıl okunur, hangi bakış açılarıyla yorumlanır sorularına- daha yakından bakmak. Ama o, bu serinin değil, atılacak bir sonraki adımın konusu.

Meraklısı İçin: Kaynaklar ve İzler

  • Leopold von Ranke, Geschichten der romanischen und germanischen Völker önsözü (1824) – “wie es eigentlich gewesen”; Berlin’de belgeye dayalı tarih semineri (1825 sonrası) – birinci el metin (GHDI)
  • Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. Nilüfer Kuyaş, Kırmızı Yayınları (ilk Türkçe baskı: Alan Yayıncılık) – yayıncı sayfası
  • İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları — asabiyetin döngüsel yenilenme mantığı – künye
  • Edward Said, Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna Ülner, Metis Yayınları (özgün: Orientalism, 1978) – eser künyesi
  • Gayatri Chakravorty Spivak, Madun Konuşabilir mi?, çev. Emre Koyuncu, Dipnot Yayınları (özgün: Can the Subaltern Speak?) – satı örneği – künye

Yorumlar kapatıldı.