Aynı Olayın Değişen Yüzü
Önceki yazıyı şu cümleyle bitirmiştik: tarih her zaman bugünden, değişen sorularla yazılıyorsa, aynı olayın farklı çağlarda farklı görünmesi kaçınılmazdır. İşte tarihsel perspektif, tam da bu değişen merceğin adıdır. Bu yazının asıl tezi ise şu: bir olaya hangi çağdan baktığımız, çoğu zaman olayın kendisinden çok, bakan çağ hakkında bir şey söyler. Geçmiş, bugünün elinde tuttuğu ve açısını durmadan değiştirdiği bir aynadır; o aynada gördüğümüz yüzün yarısı, kendi yüzümüzdür.
Bunu üç örnekle göstereceğiz: bir denizci, bir imparatorluk ve bir disiplinin kendi sınırlarını aşması.
Kolomb: 1492, 1892, 1992
1492’de Kristof Kolomb Atlantik’i aşıp Karayipler’e ulaştı; Avrupa ile Amerika arasındaki büyük temas başladı. Olay budur, sabittir. Değişen, ona bakan gözdür.

1892-93’te, keşfin dört yüzüncü yıldönümünde -Chicago’daki o görkemli Dünya Kolomb Sergisi’nin (World’s Columbian Exposition) sahnelendiği yıllarda- Avrupa, dünyanın tartışmasız efendisiydi: ideolojik, askerî, siyasi, ekonomik her cephede hâkim bir Batı. O zirveden geriye dönüp Kolomb’a baktıklarında gördükleri şey, bir kahramandı. Bir Avrupalı çıkmış, denizi aşmış ve “barbarları medenileştirme” misyonunu başlatmıştı; üstünlüğümüz, dediler, işte burada doğdu. Edward Said’in Oryantalizm’de (1978) çözümlediği o medenileştirme söylemi, Kolomb figürünü Batı medeniyetinin kurucu anına yerleştiriyordu. 1892’nin Kolomb’u, aslında 1892’nin Avrupa’sının kendine duyduğu hayranlığın aynasıydı.
Sonra elli yıl geçti ve bu elli yıl her şeyi değiştirdi. İki dünya savaşı, kitlesel imha, atom bombası. O güzellenen medeniyet, bu kez insanlığın yok oluşunun reçetesini yazmıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dekolonizasyon başladı; sömürgeler bağımsızlaştıkça, Batı’yı tarihin merkezine yerleştiren büyük anlatılar toptan sorgulanmaya açıldı. Postmodern dönemin o şüpheci havası, attığınız her çıpayı söken o muğlaklık, işte bu enkazdan doğdu.
1992’ye, beş yüzüncü yıldönümüne gelindiğinde Kolomb artık kahraman değil, tartışmalı bir figürdü. Çünkü denkleme yeni faktörler girmişti: ekoloji, salgın, demografi. Alfred W. Crosby, The Columbian Exchange (1972) adlı çığır açıcı kitabında, yerlilerin asıl katilinin kılıç değil mikrop olduğunu gösterdi. Eski Dünya’nın hastalıklarına karşı hiçbir bağışıklığı olmayan halkları “bakir toprak salgınları” vurdu; sonuç, kimi tarihçilerin “insanlık tarihinin en büyük demografik felaketi” dediği çöküştü. Felipe Fernández-Armesto gibi dünya tarihçileri bu merceği benimsedi; Kolomb, artık bir medeniyet elçisi değil, kıtaları biyolojik olarak çarpıştıran bir kavşaktı.
Dikkat edin: 1492’de hiçbir şey değişmedi. Değişen, yalnızca mercekti. 1892’nin Kolomb’u bize emperyal Avrupa’nın özgüvenini anlatır; 1992’nin Kolomb’u ise ekolojik kaygının ve sömürgecilik sonrası vicdanın çağını. Aynı olay, iki ayna, iki yüz.
Osmanlı: Batıya Akan Irmak

Aynı merceği, yani o üstün ve meşru Batı idealini, kendi tarihimize çevirdiğimizde de benzer bir kurgu işler. 1930’lardan 1950’lere uzanan dönemde Bernard Lewis (The Emergence of Modern Turkey, 1961) ve Niyazi Berkes (Türkiye’de Çağdaşlaşma) gibi tarihçiler, Osmanlı tarihini bir modernleşme -daha doğrusu bir batılılaşma– anlatısı olarak kurdular.
Bu anlatının zımni oyunu şuydu: batılılaşmayı ne kadar erkene çekebilirsek, o kadar “havalı”, o kadar ikna edici bir Osmanlı imgesi inşa etmiş oluruz. Böylece batılılaşmanın başlangıcı geriye, on sekizinci yüzyıla, sözde Lale Devri’ne kadar itildi. Oradan sonrası, âdeta batıya akan bir ırmak gibi okundu. Irmağın köşe taşları da özenle yerine konuldu: matbaa, batılılaşmanın sembolü olarak; ardından Sened-i İttifak (1808), Tanzimat (1839), Kânûn-ı Esâsî (1876) – Osmanlı’nın hukuken ve siyaseten Batılı imparatorluklarla “uyumlu hâle gelişinin” birer güzellemesi.
Bu ırmak, kaçınılmaz olarak Türkiye Cumhuriyeti’nde denize kavuşur. Çünkü bu anlatı sondan kurulmuştur: yıkılmış bir imparatorluktan ve kurulmuş bir Cumhuriyet’ten geriye bakılarak, geçmişe doğru akan teleolojik bir akıntı icat edilir. Bu kurgunun örtük varsayımı, tarihin tek bir yöne aktığı ve Cumhuriyet’in onun tabii varış noktası olduğudur; böyle bakıldığında imparatorluğun sonu da bu akışın zorunlu bir uğrağı olarak görünmeye başlar. Oysa bu zorunluluk tarihin kendisinde değil, ona sonradan giydirilen mercektedir; bir devletin çözülüşü, geriye dönük bir anlatı öyle gerektirdiği için kaçınılmaz hâle gelmez. Herbert Butterfield, daha 1931’de The Whig Interpretation of History‘de bu hatayı teşhis etmişti: geçmişi, bugüne doğru ilerleyen muzaffer bir yürüyüş gibi okumak; tarihi, sonucu önceden belli bir hikâyeye indirgemek.
Bu anlatının en kırılgan köşe taşı, tam da en parlak görüneni: Lale Devri. Çünkü “Lale Devri” diye bir dönem, dönemin insanlarının kendilerine verdiği bir ad değildir; yirminci yüzyılın icadıdır. Kavramı Ahmet Refik Altınay yaygınlaştırdı; İkdam gazetesinde 1913’te tefrika ettiği ve sonra kitaplaştırdığı Lâle Devri ile. Cemal Kafadar’ın işaret ettiği gibi, bu dönem fikri esasen Yahya Kemal Beyatlı ile Ahmet Refik’in “tarihsel muhayyilesinin” ürünüdür. Asıl çarpıcı olan ise şudur: tam da bu yıllar, on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı kalemleri tarafından -Ahmed Cevdet ve Mustafa Nuri gibi- israf, sefahat ve ahlakî çözülmenin çağı olarak kınanmıştı. Aradan iki kuşak geçti ve aynı dönem, “ahlakî çöküş”ten “modernleşmenin şafağı”na dönüştü. Olaylar aynıydı; değişen, anlamdı. Çünkü genç Cumhuriyet’in bir köken hikâyesine ihtiyacı vardı. Kafadar ve Can Erimtan’ın gösterdiği üzere, bu gerçekliğin yansıması değil, anakronik bir kurgudur.
Yani Osmanlı’nın “batıya akan ırmağı”, suyu değil yatağı sonradan kazılmış bir nehirdir.
Disiplin Kendi Sınırını Aşınca: Transnasyonel Tarih
1980’lerden, Türkiye özelinde Özal sonrası küreselleşme ve dışa açılmadan itibaren -ve özellikle 2010’lardan sonra- bu paradigma çatlamaya başladı. Dünya değişti, Türkiye tarihçiliği de küresel akımları daha yakından izler oldu.
İşin teşhisi şuydu: Osmanlı’yı yalnızca “kendi içinde”, millî terimlerle çalışmak, aslında ulus-devletten devraldığımız bir daralmadır. Dünyanın hemen her köşesinde aşağı yukarı eş zamanlı yaşanan ulus-devlete geçiş, ölçeğimizi, kıstaslarımızı, dünyaya bakışımızı daralttı. Bu yalnızca Türkiye’nin değil, herkesin meselesidir. Transnasyonel ve küresel tarih ise bu daralmayı tersine çevirir: artık Osmanlı’yı kendi kabuğunda değil, Avrupa, Asya ve Ortadoğu ile etkileşimleri içinde, “bağlantılı tarihler” olarak okuruz. Sanjay Subrahmanyam’ın “connected histories” çağrısı (1997) ile Sebastian Conrad’ın What Is Global History? (2016) çalışması, bu açının iki kilit taşıdır.
Bu mercek, imparatorluğun kendisini de yeniden değerlendirmemizi sağlar. Ulus-devletin yarattığı dışlayıcılığın yanında, imparatorluğun çok dilli, çok dinli yapısı bir tür kapsayıcılık taşır. Bunu söylerken bir romantizme düşmemek gerekir. İmparatorlukların da kendi hiyerarşileri, kendi tahakküm biçimleri vardı. Mesele imparatorluğu yüceltmek değil, ulus-devlet merceğinin görmemizi engellediği etkileşimleri yeniden görünür kılmaktır.
Ama burada, bu yazı dizisinin değişmez şerhini tekrar koymak gerekir. Transnasyonel tarih de nihai, “doğru” mercek değildir; o da kendi çağımızın, küreselleşmiş dünyamızın ürettiği bir perspektiftir ve günü geldiğinde o da aşılacaktır. Onun değeri, nesnelliğe nihayet ulaşmış olmamızda değil; diyaframı genişlettiğinde, kaynakların millî merceğin kıstığı seslerini yeniden duyabilmemizdedir. Her yeni perspektif, geçmişi biraz daha açar. Ama hiçbiri kapıyı son kez kapatmaz.
Buradan Nereye
Bu üç örnek aynı dersi verir: mercek, resmi değiştirir. Fakat bu kavrayış, en derin tehlikeyi de beraberinde getirir. Eğer geçmişe yalnızca bugünün merceğinden bakarsak, ince bir şiddet uygularız: on sekizinci yüzyılı yirmi birincinin ölçütleriyle yargılar; insanların kendilerini hiç de öyle görmediği yerlerde “batılılaşanlar” ya da “çökenler” buluruz. Lale Devri’ni yaşayanlar, bir “modernleşme şafağında” olduklarını bilmiyorlardı; o anlamı onlara biz yükledik.
Bu tehlikenin panzehiri, son yazının konusu olacak: tarih bilinci. Geçmişin “yabancı bir ülke” olduğunu (L. P. Hartley) ve oranın kendi diliyle konuşmak gerektiğini; John Tosh’un üç ilkesini; ve anakronizmin tuzağını -çocukluğun modern bir icat oluşunu (Philippe Ariès), idamın bir gösteriye dönüşmesini (Michel Foucault)- konuşacağız. Yani merceği değiştirmeyi öğrendikten sonra, şimdi merceği tümüyle çıkarıp oranın gözüyle bakmayı deneyeceğiz.
Atıflar
- Alfred W. Crosby, The Columbian Exchange: Biological and Cultural Consequences of 1492, Greenwood Press, 1972.
- Felipe Fernández-Armesto, 1492: The Year Our World Began (2009) ve dünya tarihi çalışmaları.
- Edward Said, Orientalism, Pantheon Books, 1978.
- Bernard Lewis, The Emergence of Modern Turkey, Oxford University Press, 1961.
- Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma (İng. The Development of Secularism in Turkey, 1964).
- Herbert Butterfield, The Whig Interpretation of History, G. Bell & Sons, 1931.
- Ahmet Refik Altınay, Lâle Devri (İkdam’da tefrika, 1913).
- Cemal Kafadar ve Can Erimtan – “Lale Devri”nin tarihyazımsal bir kurgu oluşuna dair eleştiriler (krş. Erimtan, Ottomans Looking West?, 2008).
- Sanjay Subrahmanyam, “Connected Histories: Notes towards a Reconfiguration of Early Modern Eurasia,” Modern Asian Studies, 1997.
- Sebastian Conrad, What Is Global History?, Princeton University Press, 2016.






Yorumlar kapatıldı.