Geçmiş, Kurgu ve Mutlak Hakikatin Yokluğu
İlk yazıyı bir vaatle bitirmiştik: kurgu, popüler tarihin bir kusuru gibi görünse de aslında akademik tarihin de tanımlarından biridir. Şimdi o vaadin üzerine gidiyoruz. Ama önce, göründüğünden çok daha çetin bir soruyu sormamız gerekiyor öyle çetin ki bir tarihçi, E. H. Carr, 1961’de koca bir kitabı yalnızca bu soruya ayırmıştı: Tarih nedir?
İki Tarih
Herhangi bir yöntem kitabını açtığınızda, “tarih” kelimesinin önünüze iki ayrı anlamla çıktığını görürsünüz. Birincisi geçmiştir: insanlık sahneye çıktığından beri olup biten her şey; sayısız, sınırsız olay. İkincisi ise bu geçmişin anlatısıdır. Tarihçi “tarih” dediğinde kastettiği, neredeyse her zaman ikincisidir.
Bunun nedeni basittir. Olup biten o devasa olaylar yığını, biz onlara dokunmayı, onları seçip bir silsile içinde gün yüzüne çıkarmayı başaramadıkça sessizdir. Geçmiş hammaddedir; tarih ise o hammaddeden kurulan anlatıdır. Carr bunu meşhur formülüyle özetler: tarih, tarihçi ile olguları arasında bitmeyen bir alışveriş, bugün ile geçmiş arasında sonu gelmez bir diyalogdur. Olgular kendiliğinden konuşmaz; tarihçi hangi olguya hangi soruyla yöneldiğine göre onları konuşturur. Carr bu yüzden ünlü uyarısını yapar: olguları incelemeden önce tarihçiyi inceleyin.
Kurgunun İki Yüzü
İşte tam burada, ilk yazıda bıraktığımız kurgu kavramına dönebiliriz. Çünkü tarihçi bir anlatı kurarken kaçınılmaz olarak bir kurgu işçiliği yapar. Hayden White, Metahistory (1973) çalışmasında bunu çıplak biçimde gösterdi: tarih yazımı bir seçme, sıralama ve olay örgüsü kurma edimidir; tarihsel metin, farkında olalım ya da olmayalım, edebî bir yapıt gibi biçimlenir. Tarihçi, anlatısına kendi eğitimini, kişiliğini, büyüdüğü coğrafyayı, ailesini, ülkesini katar. Dolayısıyla “tarih” dediğimiz şey gerçekliğin kendisi değil, bir tarihçinin gerçekliği nasıl algıladığının anlatısıdır. Bütün öznellikleriyle birlikte.
Burada hemen bir yanlış anlamanın önünü kesmek gerekir, çünkü bu yazı dizisinin can damarı budur. Tarihçinin kurgusu, popüler tarihin uydurmasıyla aynı şey değildir. İkisi de “kurgu” sözcüğünü hak eder, ama aralarında bir uçurum vardır ve bu uçurumun adı bağdır. Meşru tarihsel kurgu kaynağa, delile bağlıdır; sınanabilir, çürütülebilir, hesap verebilir. Uydurma ise o bağı koparmıştır; gerçeklikle hiçbir borcu kalmamıştır. Aynı kelimeyle anılan iki şeyden biri delile boyun eğer, öbürü yalnızca piyasanın iştahına.
Bu ayrım, on dokuzuncu yüzyılın büyük hayalini de açıklar. Pozitivist tarihçi Leopold von Ranke, geçmişi “aslında nasıl olduysa öyle” (wie es eigentlich gewesen) yeniden kurabileceğine inanıyordu. Tarihçiyi, ışığı hiç bozmadan geçiren şeffaf bir cam gibi tahayyül eden bir ideal. Postmodern dönemin, ya da daha dar anlamıyla dilsel dönüşün bize öğrettiği şey, o camın hiçbir zaman şeffaf olmadığıdır. Tarihçi her zaman bir renk, bir kırılma, bir seçim katar. Mesele bu katkıdan kurtulmak değildir; bu imkânsızdır. Asıl mesele onun farkında olmaktır.
Bu öznelliği gündelik bir örnekle yakalayabilirsiniz: özgeçmiş yazmak. Bir işe başvururken hayatınızın tamamını değil, o işin biçimine uygun parçalarını öne çıkarırsınız. Yaşadığınız travmalar, ilk aşkınız, bir ölümün sizde açtığı yara orada yer almaz; çünkü özgeçmişin bir formatı vardır ve o formata sığmayan şey, “özgeçmişten” sayılmaz. Hatırat ve günlükler de geçmişi böyle, seçerek ve eleyerek yeniden kurar. Tarihçi de aynısını yapar: bir konu seçer, delilleri toplar, bir yönteme -bir usule, bir formata- göre metne döker. Ve o formata uymayan şey, ne kadar doğru olursa olsun, tarihçilikten sayılmaz.
Üzerine Parmak Basılamayan Şimdi
Bütün bunların altında, çoğu zaman sorgulamadan geçtiğimiz bir kavram yatar: zaman. “Şimdi” nedir? Üzerine parmağınızı basmaya kalktığınız anda kayıp giden, saniyenin kırkta biri kadar ince bir eşik. Aziz Augustinus, İtiraflar’ın on birinci kitabında bu paradoksu bin altı yüz yıl önce kurmuştu: Zaman nedir? Kimse bana sormazsa bilirim; soran birine açıklamak istediğimde, bilmem. “Şimdi”yi bir yere oturtamıyorsanız, geçmiş nedir, gelecek nedir?
Aslında hiçbirimiz çizgisel bir akışta yaşamayız. İnsan, aynı anda geçmişi düşünen, geleceğe dair tasarımlar kuran ve şimdide soluk alan bir varlıktır; bu üç zaman dilimi hayatımızda iç içe geçmiştir. Reinhart Koselleck bunu tarihsel zamanın iki kategorisiyle adlandırdı: tecrübe alanı (Erfahrungsraum) ve bekleyiş ufku (Erwartungshorizont). Geçmişten devşirdiğimiz tecrübe ile gelecekten beklediklerimiz, her zaman şimdinin içinde birbirine dolanır. Bu yüzden, farkında olalım ya da olmayalım, doğamız gereği birer tarihçiyiz: anılarımız, bir yaşanmışlığımız vardır ve geriye dönüp ona bakarak, sorgulayarak, eleyerek kendi geçmişimizi sürekli yeniden yazarız.
Neden Aynı Olayı Yeniden Yazarız?
İşte bu, tarihin en büyüleyici sorularından birini açıklar: Eğer geçmiş olup bitmişse, neden onu tekrar tekrar yazma ihtiyacı duyarız?
Cevap, geçmişin değil, bizim değişmemizde. Tarihin asıl konusu değişimdir; Herakleitos’tan beri biliriz ki değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Konu aynı kalsa bile, ona yönelttiğimiz sorular değişir. Benedetto Croce’nin sözüyle, bütün tarih çağdaş tarihtir: her kuşak geçmişe kendi gününün sorularıyla döner.
Bunu kendi medeniyetimizin en hassas örneğinde görmek mümkün. Hz. Peygamber’in hayatı, ilk büyük siyer olan İbn İshak’ın eseriyle -ki bize daha çok İbn Hişam’ın derlemesiyle ulaşmıştır- daha sekizinci yüzyılda yazılmıştı. Peki neden Müslümanlar bununla yetinmedi; neden Muhammed Hamidullah gibi âlimler asırlar sonra, çoğu zaman aynı delillere dayanarak siyeri yeniden yazdı? Çünkü deliller büyük ölçüde aynı kalsa da sorular değişiyordu. Ailenin, kadının, toplumsal hayatın bugünkü meseleleri, geçmişe yeni sorular sormamıza yol açtı; ve eski metinlerde cevabı verilmemiş bu soruların izini sürmek için aynı kaynaklara yeniden döndük.
Buradan, çoğu kişinin bir zaaf sandığı şeyi yeniden değerlendirmemiz gerekir. Tarihçinin öznelliği -eğitiminin, kökeninin, gününün sorularının metne sızması- özür dilenecek bir kusur değil, tarihin motorudur. Eğer hepimiz nötr birer ayna olsaydık, soracak yeni bir şeyimiz kalmaz, tarih de İbn Hişam’ın son cümlesiyle çoktan bitmiş olurdu. Geçmişi diri tutan, tam da her kuşağın yeni sorularıdır.
Mutlak Hakikatin Yokluğu
Şimdi en zor eşiğe geldik. Hangi cevabı verirsek verelim, bulduğumuz cevap bizi mutlak hakikate eriştirmez. Bu, kulağa karamsar geliyorsa, bir an için bugünü düşünelim. Türkiye’de, Amerika’da, herhangi bir yerde şu anda “ne olduğunu” nereden biliyoruz? Gazeteden, haberlerden, sosyal medyadan, oradaki bir tanıdığın anlattığından. Tam da içinde yaşadığımız bu âna dair bile dolayımsız, birebir bir tecrübemiz yok; bilgimiz daima birinin aktarımından, bir temsilden geçerek geliyor. Şimdiye erişimimiz bile zaten yorumsaldır.
Bu fark edildiğinde, geçmişin yorumsal doğası artık özel bir eksiklik gibi görünmez; aynı insani durumun yalnızca geriye doğru itilmiş halidir. Dolayısıyla geçmişe bakıp “işte tam şudur, nokta, bunun üzerine söz söylenemez” diyebilen bir özgüven, aslında tarihin ve tarihçinin doğasına dair bir şeyi kaçırdığını ele verir. Geçmişe dair yazılan her şey bir kurgudur ve birbirinin üzerine eklemlenerek ilerler. Her tez -doktora tezleri buna en iyi örnektir- bir hipotezle başlar, teze dönüşür, sonra bir başkası yeni bir argümanla onu altüst eder. Karl Popper’ın bilim için söylediği çürütülebilirlik ölçütü, tarihin de kısmen bilim sayılan yüzünü besler: bir iddia, ancak yanlışlanabilir olduğu ölçüde ciddiye alınır.
Fakat burada, yazılarımızın örtük bıraktığı en kritik şerhi açıkça koymak gerekir, çünkü bu olmadan bütün bu argüman tehlikeli biçimde yanlış anlaşılır. Göreceliğin reddi, hakikatin reddi değildir. “Hiçbir anlatı nihai değildir” cümlesi, “bütün anlatılar eşittir” anlamına gelmez. Deliller hâlâ terbiye eder; kaynaklar hâlâ bazı iddialara “hayır” der. Delile bağlı bir kurgu, bağını koparmış bir kurgudan daha iyidir ve popüler tarihin uydurması, işte tam bu yüzden bir özgürleşme değil, hâlâ bir sorundur. Mutlak hakikatin yokluğu, hakikatin ilgası değil; alçakgönüllülük, delil ve gözden geçirilebilirlik talebidir. Tarihçinin kurgusunu sahtekârın uydurmasından ayıran çizgi, tam olarak budur.
Buradan Nereye
Tarih her zaman bugünden, değişen sorularla yazılıyorsa, aynı olayın farklı çağlarda farklı görünmesi kaçınılmazdır. Bir sonraki yazı bu görüş açısının kendisini ele alacak: tarihsel perspektif. 1492’nin Kristof Kolomb’unun 1892’de bir medeniyet kahramanıyken dekolonizasyon sonrası bambaşka bir figüre dönüşmesini; ve aynı merceğin Osmanlı’ya çevrildiğinde “batıya akan ırmak” anlatısını nasıl ürettiğini, sonra da küresel tarihin bu çerçeveyi nasıl çözdüğünü konuşacağız.
Atıflar
- E. H. Carr, What Is History? (Tarih Nedir?), Cambridge University Press, 1961.
künye · Penguin - Hayden White, Metahistory: The Historical Imagination in Nineteenth-Century Europe, Johns Hopkins University Press, 1973.
künye · Internet Archive - Benedetto Croce, “bütün tarih çağdaş tarihtir” – Teoria e storia della storiografia (1917) ve sonraki yazıları.
tam metin (Gutenberg) - Leopold von Ranke, Geschichten der romanischen und germanischen Völker (1824) önsözü — wie es eigentlich gewesen.
https://germanhistorydocs.org/de/vom-vormaerz-bis-zur-preussischen-vorherrschaft-1815-1866/leopold-von-ranke-auszuege-aus-seinen-schriften-1824-1881 - Aziz Augustinus, İtiraflar, XI. Kitap (zaman üzerine).
tam metin (CCEL) - Reinhart Koselleck, Vergangene Zukunft (Futures Past), 1979 – Erfahrungsraum / Erwartungshorizont.
künye - İbn İshak / İbn Hişam, Sîretü Rasûlillâh; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi.
https://archive.org/details/lifeofmuhammadtr0000ibnh - Karl Popper, Bilimsel Araştırmanın Mantığı – çürütülebilirlik (yanlışlanabilirlik) ölçütü. künye






Yorumlar kapatıldı.