İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Fikre Bir Maya

Türkiye üzerine konuşmaya başladığımızda mücadele etmemiz gereken en önemli meselelerden biri, zihinlerimizin en karanlık köşelerine kadar işlemiş klişelerdir. Klişeler düşüncenin önünde ciddi bir engel oluşturur; çünkü sorgulamayı değil tekrarı beslerler. Buna rağmen onları bütünüyle göz ardı etmek de mümkün değildir. Zira klişeler, yaşayan kültürün ve toplumsal hafızanın önemli bir parçasıdır. Asıl mesele, onları mutlak doğrular olarak kabul etmek yerine tarihsel bir sınamaya tabi tutabilmektir. “Yeniçeri Ocağı kaldırılınca Osmanlı bitti”, “matbaa geç geldiği için geri kaldık” gibi ezberler, çoğu zaman tarihî gerçeklikten çok zihinsel tembelliğin ürünüdür.

Milletimiz, tarih sahnesine çıktığından bu yana belki de ilk kez böylesine farklı bir tehditle karşı karşıyadır. Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarından başlayıp asırlar boyunca mücadele ederek bugüne ulaşan bir topluluğun karşı karşıya olduğu esas tehlike artık dışarıdan gelmemektedir. Ne bir işgal ordusu, ne sert iklim koşulları ne de başka bir dış güç bugün varlığımızı en fazla tehdit eden unsurdur. Asıl tehlike, hayatın her alanına nüfuz eden ve insanı köklerinden kopararak tüketici bir bireye dönüştüren seküler-liberal yaşam biçiminin yarattığı çözülmedir. Bu çözülme, milletimizin taşıdığı otantik varoluşu, tarihî hafızayı ve kültürel sürekliliği aşındırmaktadır.

Bir diğer kriz ise düşünce dünyamızdaki yabancılaşmadır. Kendimize ve dünyaya bakarken kendi kavramlarımızı, kendi tecrübemizi ve kendi tarihsel birikimimizi merkeze almak yerine, sürekli başkalarının aynalarına bakıyoruz. Sonuç olarak ortaya ne tam anlamıyla yerli ne de gerçekten evrensel olabilen, kimliksiz ve amorf yapılar çıkıyor. Kendi tecrübesine güvenmeyen toplumlar, başkalarının kavramlarıyla düşünmeye, başkalarının hayalleriyle yaşamaya ve başkalarının krizlerini kendi krizleri sanmaya başlar.

Daha da vahimi, bu zihinsel bağımlılık hâli, kişisel ihtiraslarla birleştiğinde ortaya ilkesiz bir taklitçilik çıkmaktadır. Kendi toplumuna yabancılaşmış fakat başka medeniyetleri de derinlemesine tanımayan kesimler, kültürel tercüman olmaktan çok kültürel taşıyıcı koloni görevi görmektedir. Böylece düşünce üretmek yerine düşünce ithal eden, çözüm geliştirmek yerine hazır reçeteler tüketen bir düzen ortaya çıkmaktadır.

Bugün hayatın hemen her alanında, toplumun hemen her katmanında bu kopyala-yapıştır mantığının izlerini görmek mümkündür. Eğitimden siyasete, sanattan akademiye kadar birçok alanda özgünlükten çok taklit ödüllendirilmektedir. Oysa ihtiyacımız olan şey, geçmişi romantikleştirmek ya da dünyaya sırt çevirmek değildir. İhtiyacımız olan şey, kendi yolumuzu bulmaktır. Kendi tarihimizden, kendi tecrübemizden ve kendi kavram dünyamızdan hareketle otantik varoluşumuz üzerine yeniden düşünmek zorundayız. Ancak o zaman ne kör bir taklitçiliğe ne de içi boş bir nostaljiye mahkûm olmadan geleceğe yürüyebiliriz.

Yorumlar kapatıldı.