Günümüzün siyasi manzarası hızla değişiyor. Geçmişteki tutumları, bizlerden bir önceki neslin dünya okumasına dair pek çok yargıyı entellektüel pazarımızın tezgahlarında göremiyoruz. Bu değişimlerden en önemlisi ise gençliğini postmodernizm ve ulus devlet eleştirileri ile geçiren İslamcıların çocukları arasında kavmi duyguların tekrar popülerlik kazanması. 20. asrın eski ve köhne ulus devletçiliğinin tekrar pazar yerine çıktığını, süslenip bezenerek ikinci bir bahar sürmeye çalıştığını görmemek elde değil. Bunun en önemli sebeplerinden biri ise, geçmiş kuşağın dünya okumasının sayısı hiç de az olmayan pek çok açıdan başarısız olması ve bugüne, dünyanın gidişatına dair sundukları projeksiyonun bugünkü manzarayı yansıtmaması. Ne diyordu bir gavur kelam-ı kibarı: “Might makes right!”
Güçlü olanın haklı olmasa da haklı çıkabildiği bir düzlemde bugünü tam olarak okuyamamış, bugün ülkenin sürüklendiği seyirde layığıyla söz sahibi olamamış bir anlayışın tezlerinin popülaritesini süratle kaybetmesi de gayet normal. Fakat mağlub olmuş bir tarafın tüm tezlerinin de yanlış olduğu sanrısına kapılmamalı, işin mazisine de bir bakmalı.
90’lı yılların İslamcılarının ulus devlet eleştirilerini üç maddede derleyip toplamak mümkün: 1) dönemin postmodernite modasının da tesiriyle ulus devletin ulus ve vatan tasavvurunun kurgusal bir inşa ve inanıştan ibaret olduğu, 2) ulus devletin muhayyel inanışlarını gerçeğe dökmek için zor ve ideoloji aygıtlarına başvurması, gerçeklikle savaşması, 3) ulus devlet formunun Avrupa’da birleşme sağlarken İslam Alemi’nde bölünmeyi körüklemesi.
Bu üç maddenin hiçbiri tam anlamıyla yanlış değildir. Fakat bu duruma karşı önerilen beynelmilelcilik ve imparatorlukçuluk çareleri esaslı bir şekilde formüle edilmemiş ve yalnızca retorik düzeyinde kalmıştır. “Ulus”ların kurgusal birer inşa olduğu gerçeğine mukabil üretilen cevap milletlerin uluslardan çok daha köklü olduğu ve zengin birer medeni özü barındırdıkları, bu özün/mayanın en güçlü dayanaklarından birinin ise dini inanç olduğu minvalinde olmadı. Seküler ve profan batı akademyasının ürettiği milliyetçilik sosyolojisi tezlerinin direkt olarak meseleye transfer edilmesi, özcülük (essentialism) ve ilkçilik (primordialism) eleştirisinin söylem merkezine alınması yetti. Tabii yeryüzünün Müslüman’a mescid kılındığına dair hadis de bu pastanın üzerine bir şef dokunuşu gibi konuldu. Müslüman kimliğinin milli kimliğin üzerinde olduğu hakikati git gide milli kimliğin ve örfün bir kıymeti olmadığı şeklinde idrak ve tevil edildi.
Bu söylemin teşkil ettiği ağırlık noktasına bir de “Osmanlı hoşgörüsü, barışı, medeniyeti ve adaleti”ne dair veri ile desteklenmemiş retoriklerin eklenmesi ise bitirici bir darbe oldu. 2000’li yıllardan itibaren dünyanın kitle iletişimi ve artan seyahat imkanlarıyla daha açık ve bilinebilir bir yer haline gelmesi, gönül coğrafyasının kollarını açarak Osmanlı torunlarını beklemediğini gösterdi. Kimi ülkeler bizi beklemekteydi, kimi ülkeler bizi muhtaç olduğu için beklemekteydi, kimileriyse beklememekteydi. Osmanlı adalet ve medeniyeti numune-i imtisaldi, doğru. Fakat bunun bedelleri vardı, Kuyucu Murat Paşa’nın kazdığı kuyular ya da Sırbistan’da bugün hala ayakta olan Kelle Kulesi (Ćele Kula) bunun örnekleriydi. Üstelik zımmilere “hoşgörü”nün sırrı onları kompartmanlaştırmak, birbirinden bağımsız mahallelerde birbirinden farklı hukuk kuralları ile yönetmekti. “Bir arada yaşama kültürü” adlı liberal ütopyanın adı bilinmezdi, bilinse idi Fasih Türkçe’den gelen tek kelimelik bir adı olurdu nitekim.
Tabii eski nesil İslamcılar’ın ulus devlet ve imparatorluk okumasının son bir zaafı olarak da post kolonyal eleştiriyi ve acizane, pasif bir “sömürgecilik” retoriğini sırf batılı imparatorlukları karalamak adına kabul etmesidir. Daha önce de yazdığım üzere, bir yandan imparatorluk hülyası beslemek ve bir yandan ulus devletlerin kuruluş mitlerini besleyen postkolonyalizmi desteklemek gören gözler için akıllara durgunluk veren bir tezattır.
Zaten kağıt üzerinde de çoğunluğu retorik düzeyini aşamayacak bu okumalar ve yorumlar, geç 2010lardan itibaren sahada tamamen yenildi. Bir taraftan siyasi statükonun merkezci pozisyonunun giderek aşınması ve alternatif sağın giderek güç kazanması diğer bir taraftan da dünya çapında giderek ivmelenen ve pervasızlaşan Amerikan-siyonist siyasi hegemonyasının fiileri sayesinde demokrasi, kendi kaderini tayin hakkı, insan hakları, uluslararası hukuk gibi üst anlatıların yalnızca birtakım belagatli sözlerden ibaret hale gelmesi ile demokrasi ve medeniyetçilik nosyonuna dayanan bir imparatorlukçuluğun ya da ulus devlet eleştirisinin miadını bitirdiği iyice aşikar oldu.
Bu durum kimi zihinlerde ulus devletçiliğin “doğru”, imparatorlukçuluğun “yanlış” olduğu zannının yerleşmesini sağlamıştır. Bu bağlamda “güçlü Müslüman ulus devletlerin ittifakı” tezi de gitgide görünürlük kazanmaktadır. Bu zannın oluşmasında etkili iki saik olarak a) imparatorlukçuluk tavrının monarşizme hapsedilmesi ve hasredilmesi, b) ulus devlet sınırlarını aşma çabasındaki beynelmilelci yahut emperyal teşebbüslerin başarısızlığa uğraması.
İlk madde bağlamında emperyal bir devlet anlayışının monarşi ile anlamdaş olmadığı ve ortak bir nomos etrafında ve müşterek bir ideale doğru geniş bir çeşitliliğe sahip bir insan sermayesini seferber eden büyük hacimli siyasi yapıya işaret ettiği akıldan çıkartılmamalıdır. Son asrın ulus devlet ötesi ve en büyük emperyal teşebbüsleri olarak ABD ve SSCB’nin zikredilmesi de bu sebepledir.
İkinci madde ise ayrıca dikkate şayandır. İslam Alemi’nde vücuda gelen çeşitli uluslararası teşebbüs, kurum ve konsorsiyumların akamete uğramasının altında kendini üyelerin kendilerini müşterek bir hareketin azaları olarak değil ortaya konmuş sermayeden en çok nasıl parsa kopartabileceğini planlayan ve diğer üyelerin akılsız olduğunu düşünen, hasımlarıyla değil birbirleriyle rekabet eden aktörler olmalarından kaynaklanmıştı. Altı Gün Savaşı hezimetinden İslam “İşbirliği” Teşkilatı’nın zavallıca etkisizliğine dek böyle olagelmiştir.
Meseleyi İslam Alemi’nden uzaklaştıran örnekler vererek meseleyi klişelerden uzak ve daha sarih şekilde idrak edebiliriz. Bugün, Batı dışı ve Avrupamerkezcilik karşıtı normlar etrafında, “çokkutuplu dünya” ideali etrafında toparlanmış bir ekonomik işbirliği olarak BRICS’in işe yaramamasının altında da her üyenin topluluğu bir atlama tahtası olarak görmesi yatmaktadır. Rusya’nın ve İran’ın 7 Ekim sonrası gelişen süreçte hiçbir “müttefik”lerini kurtarmak için bir çaba içine girmemiş olmaları da emperyal duyguları yüksek perdeden terennüm ve hisseden bu iki oyuncunun bile ulus devlet refleksini üzerlerinden atamayarak politika ve ideallerini baltaladığını aşikar kılmaktadır. İmparatorlukçu vizyonun başarılı olabilmesi için ulus devletçi reflekslerin emperyal projelerin çatlaklarından sızmasına müsaade edilmemesi gerekmektedir. Emperyal tavır, sahada yalnızca ona sadık kalınmadığı zaman mağlup olmuştur.
Baskın ve hakim bir güç olmadığı ve ortak bir nomos ve ideal etrafında samimi birliktelik olmadığı müddetçe, realpolitik kılıfına girmiş oportünizm her ittifakı kemirdikçe güçlü ulus devletlerin ittifakı ile güçsüz ulus devletlerin ittifakı arasında bir fark olmayacaktır. Realpolitikçilik söylemi ölmelidir.
İran’ı ve İsrail’i rahatsız etmesi hasebiyle kıymet ifade eden Mekke Anlaşması hakkında “İslam NATO’su” yakıştırmaları çeşitli kalemşörlerce terennüm edilirken ülke gündemi ulus devlet, uluslararasılık ve imparatorlukçuluk kavramıları üzerine yeniden düşünmeyi her geçen gün daha çok talep etmektedir.


Yorumlar kapatıldı.