Tarih Bilgisinin Üretimi, Tüketimi ve Tarihçinin Tekel İddiası
Basit görünen bir soruyla başlayalım: Tarihi nereden öğreniriz? Ama bu soruyu kime sorduğumuza dikkat edelim. Bir tarihçiye, akademik bir disiplinden gelen birine sorarsanız, alacağınız cevaplar bellidir: arşiv, birinci el kaynak, ikincil literatür. Oysa aynı soruyu sıradan bir okura, herhangi bir vatandaşa sorduğunuzda bambaşka bir manzarayla karşılaşırsınız. İşin sırrı da burada saklı. Çünkü tarihin nasıl üretildiği ile insanların onunla nasıl karşılaştığı arasında, çoğu zaman fark etmediğimiz büyük bir uçurum vardır. Bu yazı, o uçurumun üzerine kurulu.
Geçmişle Asıl Temasımız

1990’ların ortasında iki tarihçi, Roy Rosenzweig ve David Thelen, Amerika’da yaklaşık bin beş yüz kişiyle (tam sayı 1.453) telefonla görüşerek insanların geçmişle nasıl bir ilişki kurduğunu araştırdı. The Presence of the Past (1998) adıyla yayımlanan bu çalışma, mesleki eğitimin araştırmacıları tam da bu konuda hazırlıksız bıraktığını gösterdi. İnsanların geçmişe asıl bağlanma biçimi, okul sıralarında öğretilen ulus-merkezli tarih değildi; aksine pek çok kişi o tarihe yabancılık duyuyor, geçmişe aile fotoğrafları, eski eşyalar, akrabalardan dinlenen hikâyeler ve müze ziyaretleri üzerinden, çok daha mahrem bir kapıdan giriyordu. Ders kitabının soğuk bıraktığı yerde, bir fotoğraf albümü ısıtıyordu.
Görsel ve anlatısal mecraların bu önceliği, sonraki yıllarda yalnızca pekişti. Marnie Hughes-Warrington, History Goes to the Movies (2007) adlı kitabında sinemanın çoğu insan için geçmişle kurulan ilk ve en güçlü temas noktası olduğunu gösterir; filmin tarihi sadece aktaran değil, izleyenin ve yapanın anlaşmaları ile tartışmaları içinde kuran bir alan olduğunu savunur. Amerikan Tarih Derneği’nin 2021’de tekrarladığı benzer ölçekli ulusal anket de aynı eğilimin dijital çağda kırılmadığını, hatta televizyon, film ve internet içeriklerinin ağırlığının arttığını ortaya koydu.
Bu tabloyu Türkiye’ye taşıdığımızda sonucun çok farklı olmayacağını tahmin etmek zor değil. Tarihe meylimizi uyandıran şey, çoğu zaman akademik bir monografi değildir. Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık‘ını okuyup Kolombiya’nın, Latin Amerika’nın tarihine merak salan birini düşünün. Aynı kişinin, durup dururken bir koloniyalizm incelemesi açması çok daha ender bir ihtimaldir. Roman, kapıyı aralayan anahtardır; akademik metin, çoğu zaman ancak o kapıdan girildikten sonra okunur. Demek ki popüler ve edebî biçimler, akademik tarihin rakipleri değil, ona açılan giriş yollarıdır.
Tarihçinin Tekel İddiası

Buna rağmen tarihçiler, özellikle akademik camia, geçmişle ilişki kurmanın âdeta tekelinin kendilerinde olduğuna inanma eğilimindedir. Sanki geçmişe yalnızca biz, kendimize has bir yöntemle, istisnaî bir biçimde dokunabiliriz; gerisi amatörlüktür. Bu, akademiyi “fildişi kuleye” çeken, başka alanların ürettiği her şeyi “doğru metodolojiyi kullanmamakla” yargılayan bir reflekstir.
Oysa geçmişle diyalog kuran tek alan tarih değildir. Ressamlar, romancılar, folklorcular, film yapımcıları, şairler hepsi kendi diliyle geçmişe seslenir. Her birinin kendine özgü bir yöntemi, kendine özgü kodları vardır. Bunları akademik tarihin ölçütleriyle tartıp “eksik” bulmak, sadece haksızlık değil, aynı zamanda bir körlüktür. Postkolonyal tarihçi Dipesh Chakrabarty, Provincializing Europe (2000) çalışmasında akademik tarihin belleğe dayalı pratiklerle iş birliğine mecbur olduğunu söyler. Bu iş birliğini reddeden bir tarih, eninde sonunda günlük hayattan ve şimdiki zamanda yaşayan insanların ihtiyaçlarından kopmuş, kendi içinde dönen bir alakasızlıklar piramidine dönüşür.
Bu yüzden geçmişi bir tarihçi loncasının mülkü gibi değil, üzerinde birçok disiplinin hak sahibi olduğu ortak bir alan gibi düşünmek daha verimli. Tarihçinin ayrıcalığı, geçmişe erişimin biricik sahibi olmasında değil; o ortak alana getirdiği yöntemsel disiplinde, kaynağı sınama ve iddiayı kanıta bağlama titizliğindedir. Tekel iddiası bir güç değil, bir zaaftır: tarihçiyi, geçmişle temas eden zengin bir dünyadan koparır.
Üç Katmanlı Üretim
Peki tarih nasıl üretilir? Edhem Eldem, Türkiye’de tarih yazımı üzerine yazılarında (özellikle Mitler, Gerçekler ve Yöntem, 2018) bu üretimi üç katmana ayırır; bu ayrım yalnızca Türkiye için değil, dünyanın her yeri için aydınlatıcıdır.
Birinci katman akademik üretimdir. Burada üreten de tüketen de aynı çevredendir: alanın uzmanları, kendi aralarında dolaşması için, teknik bir dille, üst düzey bir araştırma ürünü ortaya koyar. En “saf” tarihçilik budur, ama dar bir halkanın içinde kalır.
İkinci katman yaygınlaştırma amaçlı üretimdir. Üreten yine uzmandır, işin ehlidir; kontrol hâlâ onun elindedir. Fakat amaç değişmiştir: bilgiyi küçük halkasında tutmak değil, daha geniş bir okura ulaştırmaktır. Dil hafifler, kapı sıradan okura açılır ama gerçeklikle bağ, uzmanın denetiminde kalır. Bu katman, akademik titizlik ile kamusal erişimin buluştuğu en kıymetli ve en kırılgan bölgedir.
Üçüncü katman popüler üretimdir ve burada kritik bir devir teslim yaşanır: kontrol üreticiden çıkar, piyasaya geçer. Artık üretici, uzmanın değil talebin sözünü dinler. Bir dizi bir sultanı gündeme taşır, ardından kim olduğu belirsiz bir kalabalık o sultan üzerine kitap yazmaya başlar. Konular, kişiler tarihten alınmadır; ama olay akışı çoğunlukla kurgudur. Sorun, kurgunun kendisi değildir -buna birazdan döneceğiz- sorun, bu kurgunun gerçeklikle bağını tamamen koparıp hayalî bir literatür inşa etmesidir.
Burada “kurgu” kelimesinin altını özellikle çizmek gerekir, çünkü bu kavram bu yazı dizisinin sinir ucudur. Popüler tarihte kurgu bir kusur olarak karşımıza çıkar. Ama bir sonraki yazıda göreceğimiz üzere, kurgu aslında akademik tarihin de tanımlarından biridir; mesele, gerçeklikten kopmuş bir uydurma ile gerçekliği belli bir usulle yeniden kuran bir anlatıyı birbirinden ayırabilmektir.
Türkiye’nin Meselesi
Bu üç katman dünyanın her yerinde işler. Fark, dengededir. Sağlıklı bir tarih ekosisteminde birinci ve ikinci katman yeterince güçlü ve doyurucudur; öyle ki üçüncü katman ne kadar üretirse üretsin, eninde sonunda ilk ikisinin denetimine girmek zorunda kalır. “Bunu söylediniz, ama gerçekliği yok” diyen bir hakem mekanizması devrededir.
Türkiye’de ise birinci ve ikinci katmanların -akademik üretimin ve nitelikli yaygınlaştırmanın- geleneksel olarak zayıf kalması, üçüncü katmanın bütüne nüfuz etmesine yol açtı. Popüler tarihçilik, doldurması gereken boşluğu değil, denetlenmesi gereken her alanı kapladı. Üstüne bir de siyasallaşma eklenince, tarih çoğu zaman bir geçmiş arayışı olmaktan çıkıp güncel pozisyonlara meşruiyet devşiren bir araca dönüştü. İlk iki katmanın zaafının sonuçları, Türkiye tarihçiliği açısından hakikaten acıdır.
Buradan çıkarılacak ders, çoğu akademisyenin reflekslerine ters düşer. Çare, popüler tarihi küçümsemek, kapıları daha sıkı tutmak, fildişi kuleye daha derin çekilmek değildir — bu, yalnızca uçurumu büyütür. Çare, tam da en kırılgan olan ikinci katmanı güçlendirmektir: işin ehlinin denetiminde kalan, ama sıradan okura açık, hem titiz hem okunabilir bir tarih. Geçmişin ortak alanına çekilen sınır, dışlamayla değil, niteliği yaygınlaştırmayla korunur. Boşluğu nitelikli üretim doldurmazsa, niteliksiz üretim doldurur; doğanın olduğu gibi, kültürün de boşluktan tiksindiği bir kural vardır.
Buradan Nereye
İlk dersimizi, geçmişle kurduğumuz ilişkinin çoğul doğasını ve bu ilişkiyi şekillendiren üretim-tüketim dengesini ortaya koyarak bitirdik. Asıl sorular bundan sonra başlıyor ve onları izleyen yazılara bırakıyorum:
II. Tarih Nedir? – “Geçmiş” ile “geçmişin anlatısı” arasındaki ayrım; tarihin neden kaçınılmaz olarak bir kurgu, bir söylem olduğu; tarihçinin kendi eğitimini, kökenini ve sorularını metne nasıl kattığı; ve postmodern dönemin bize öğrettiği rahatsız edici sonuç: hiçbir tarihsel cevap bizi mutlak hakikate eriştirmez.
III. Tarihsel Perspektif – Aynı olayın her çağda yeniden yazılması: 1492’nin Kristof Kolomb’u 1892’de bir medeniyet kahramanıyken, dekolonizasyon sonrası bambaşka bir figüre dönüşür (Alfred Crosby’nin “Kolomb Değişimi” ve hastalıkların rolü burada devreye girer). Aynı mercek Osmanlı’ya çevrildiğinde, Bernard Lewis ve Niyazi Berkes’in “batıya akan ırmak” anlatısının nasıl kurulduğunu ve 2010’lar sonrası transnasyonel/küresel tarihin bu çerçeveyi nasıl çözdüğünü göreceğiz.
IV. Tarih Bilinci – John Tosh’un Tarihin Peşinde‘de andığı üç ilke: geçmişin “yabancı bir ülke” olduğu (L. P. Hartley) ve anakronizmin tehlikesi; bağlam; ve süreç. Çocukluğun modern bir icat olması (Philippe Ariès) ya da idamın bir gösteriye dönüşmesi (Michel Foucault) gibi örneklerle, geçmişin insanlarının “bizim gibi” olmadığını kavramanın neden hem en temel hem de en zor tarihçi melekesi olduğunu tartışacağız.
Atıflar
- Roy Rosenzweig & David Thelen, The Presence of the Past: Popular Uses of History in American Life, Columbia University Press, 1998.
- Marnie Hughes-Warrington, History Goes to the Movies: Studying History on Film, Routledge, 2007.
- American Historical Association, History, the Past, and Public Culture: Results from a National Survey, 2021.
- Gabriel García Márquez, Yüzyıllık Yalnızlık (1967).
- Dipesh Chakrabarty, Provincializing Europe: Postcolonial Thought and Historical Difference, Princeton University Press, 2000.
- Edhem Eldem, Mitler, Gerçekler ve Yöntem: Osmanlı Tarihinde Aklıma Takılanlar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2018.


Yorumlar kapatıldı.