İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Postkolonyalizm ve Dekolonizasyon: Muhafazakar Zihnin Düştüğü Ayartıcı Tuzak

Kolonyalizm karşıtı duygular ve postkolonyal teori, Batılı ülkeleri ve tarihlerini tezyif etme, onlara yüksek bir kürsüden, sözde hakim bir ahlaki tepeden (moral high ground) üzerinden parmak sallama imkanı sunmasından dolayı, hem dünyanın kimi kolonyal faillerce zulme uğramış coğrafyalarında, hem de İslam Alemi’nde büyük popülerlik kazandı, bu popülerlik Türkiye’de a) solcu-Marxist hareketler üzerinden ve b) “90’lar İslamcılığı”nın postmodernizm merakı üzerinden maalesef önemli makes bulmuştur. Bu işin ucu, kolonyalizm için dünyadaki hiçbir dilde karşılığı ve kendi içinde bir mantığı ve anlamı da olmayan “sömürü” kökünden türetilmiş, “sömürgecilik” kelimesinin icad edilmesine dek gitti. Elimizde kalan, hem ayartıcı bir tuzaktır, hem de içtikçe daha çok susatan tuzlu deniz suyudur, parçalanması, sökülmesi şarttır.

Franz Fanon

Postkolonyalizm denen fikri yönelim, her şeyden önce idrakimizi yeni ufuklar tayin eden ve bilgiyle yeni ve taze bir bağ kurmamızı sağlayan bir şey, bir “teori” değildir. Bir teorinde beklentimiz, bilgiyle olan münasebetimizde yeni usuller sunmasıdır. Postkolonyalizm, feminizm, maduniyet, adına her ne dersek, bu fikir olarak tabir edilmesi mümkün olmayan ‘tavır’lar aslında postmodernizmin üzerine yamanmış kimlik ve sosyal rol odaklı ‘doxa’dan ibarettir. Örnek vermek gerekirse, bir bilim adamı/entellektüel Mormon da olsa, Kızılderili de olsa, Müslüman da olsa, Nasyonel Sosyalist de olsa yapısalcı veya işlevselci analiz yapabilir. Ancak tutarlılık kaygısı taşıyan bir zihin, postkolonyal analizi kültürel marxizmin dümen suyuna girmeden yapamaz, nitekim mütedeyyin cenaha bu fikri aşılayan Ali Şeriati ve Frantz Fanon gibi karizmatik isimlerin marxist eğilimde olması da bunun ispatları arasındadır. Tutarlı ve samimi bir zihin bir yandan “şanlı tarihiyle” övünüp bir yandan batılıları karalayamaz. Tutarlılık ve entellektüel samimiyet, imparatorluk aleyhtarlığının taraf gözetmeden uygulanmasını icbar eder. Benzer şekilde bir Müslüman ehl-i sünnet ve’l cemaat akidesinden feragat etmeden feminist analiz yapamaz. Failin kimliğinden bağımsız şekilde, evrensel olarak uygulanamayan bir fikir, bir bilgi işleme teorisi, bir metodoloji yahut teori olamaz. Nitekim postmodernizmden türetilen tüm bu özgürleşmeci ideolojiler bilginin nasıl işleneceğine dair bir yol da göstermemekte, yalnızca bilginin konusunu değiştirmektedir. “Doxa”yı eleyerek bilgiye ulaşma iddiasındaki postmodernizmden türetilen bu ideoloji/ler yalnız doxayı yeniden üreterek kendi özleriyle çelişmektedirler.

Postkolonyal tavır bir teori değil, yalnız bir inanç olmanın yanı sıra ziyadesiyle sedatif, hatta narkotik bir etkiyi bünyesinde barındırır. Herhangi bir siyasi aksiyon geliştirmeksizin sadece muhayyel bir özneyi katil, cani, hırsız olmakla suçlamanın sebep olduğu öz-tatmin duygusu gerçek bir siyasi aksiyonun gelişmesini baltalar. Nitekim bu tutum, batılı ülkelerdeki kimi abes heykel boyama nümayişleri hariç, batıyı merkez alan çağdaş küresel hegemonyanın son derece somut fiillerine karşı dişil, pasif-agresif bir huysuzluk dışında bir netice doğurmamakta, batılıyı yahut emperyal özneyi fail, madun özneyi de meful duruma sokarak emperyal öznenin hakim konumunu yeniden üretmektedir. Sürekli olarak emperyal özne, özellikle batılı siyasi özne üzerine rüminasyon derecesine varan değilleme tavrı, “ironik süreç” etkisi yapar. Bir psikoloji terimi olan ironik süreci takıntılı düşünceden kaçınma çabasının tüm zihni doldurarak kendiyle çelişmesi olarak özetleyebiliriz. Batıya yahut kolonyalizme karşı abartılı fobi ve değilleme tavrı, batının gözlerde devleşmesine ve yenilmez görülmesine müncer olabilir.

Ramiro Ledesma Ramos

Uluslararası arenada adaletsizliği ve küfrü dindirecek, tarihi cürümlerin cezasını kesecek olan şey, birilerinin hakkımızı ita etmesini beklemek değil “kendi çarkımızı döndürmek üzere sistemin dişlilerini kırmak”tır. Ne diyordu İspanyol sağının önemli kalem erbablarından Ramiro Ledesma Ramos: “Pasifizm muktedirler tarafından savunulur çünkü tiranların muktedir kalmasını sağlar”. Belki de bu yüzdendir hem batılı postkolonyalistlerin hem de yerli ve ‘muhafazakar’ postkolonyalizm meraklılarının batının medya kartelleri, sinema endüstrisi ve büyük şirketlerinin hepsiyle aynı progresif fikirlerle dolup taştığı halde kendini “direniş” saflarında sanması.

Postkolonyal ideolojinin başat zaaflarından biri de tarihi verilerle mütekabiliyetinin sınırlılığı ve özellikle de tarihi kuramdan ziyade siyasi ideoloji ayağında paralel, psödo tarihlerden beslenir hale gelmesidir. Postkolonyal söylemin tarih ışığında yanlışlanması başka ve uzun bir yazının konusunu teşkil eder. Fakat bu uyumsuzluğun iki temel ayağı şöyle zikredilebilir; a) ağırlıklı olarak Anglofon ve Frankofon öznelerin uyguladığı ahlaki olarak son derece tartışmaya açık kolonyalizm pratiklerinin ve modellerinin tarihteki tüm kolonyal güçlere teşmil edilmesi, b) özellikle I. ve II. Dünya Savaşları’nın ardından icad edilen yeni ulus devletlerin bir zamanlar ait oldukları batıdışı imparatorlukları bu çerçevede yorumlanması olmuştur. Durumun tek örneği değilse de basit bir örneği olarak çeşitli Balkan ve Arap ülkelerinde ulus devlet inşasının Osmanlı nefretine dayandırılması verilebilir. Ulus Devlet siyasi paradigmasının beşiği olan Avrupa’nın dışında kalan ülkelerde ulus devletler kolonyal ve ‘zalim’ imparatorlukla mücadele topos’unu, kendi kuruluş vesilesini izah için kullanmışlardır. Nitekim bu topus/mazmun Eski Osmanlı coğrafyasında ayrılıkçı faaliyet gösteren kurucu elitin hizip menfaatini denklemin dışına iterek “meşru” bir vesile (raison d’etre) icat etmenin tek yolu da bu topos’a sığınmaktır. Batılıları aşındırıyor gibi görünen postkolonyal söylem, batıdan daha çok merkez ülke rolü üstlenme potansiyeline sahip bir elin parmağını geçmez namzetten biri olan Türkiye’nin potansiyelini aşındırmakta, ümmet ve imparatorluk inşası ideallerine karşı ulus devletçiliği tahkim etmektedir. Zamanımız, postmodernizm ve Benedict Anderson etkisiyle milletleri kıymetsiz faraziyeler olarak gören 90’lı yılların “beynelmilelci” İslamcılığı’nı haksız çıkardı. Bugün bu hatadan rücu etmenin yolu, müflis ve parçalayıcı ulus devlet fikrinden rücu edip bütünleştirici ümmet fikrine iltica ederken milletlerin düşük vasıflı ulus devletçilik söyleminin iddia ettiğinden çok daha kadim ve köklü olduğunu akıldan çıkarmamak, milli kimlikleri silmeden birleştiren bir siyasi mimari kurgulamaktır.

Ulus devletçiliğin tahkimi meselesine ilaveten, postkolonyal söylemin benimsenmesiyle hakimane bir siyasi psikoloji de yerini ezilmeyi içselleştirmeye ve “periferi ülkesi” rolünü kabullenmeye bırakmaktadır. Geçmişte Kaddafi yahut Juan Perón gibi çizgi dışı liderler liberal batının eleştirisini özellikle de ABD siyasi hegemonyasına kanalize ederek proaktif bir dış politika üslubu geliştirebilmiş olsalar da, bu ve benzeri birkaç istisna haricinde bu söylemden dünyayı saran Batı merkezli fakat çağdaş hegemonyayı sarsan bir siyasi aksiyon sadır olduğu da vaki değildir.

Söz konusu hegemonya, Klasik Batı Medeniyeti’nin değerleriyle neredeyse İslam Medeniyeti’nin değerleriyle olduğu kadar çelişki halindedir. Pozitif bilimin ürettiği merkezileştirme, tarassut ve zor aygıtlarının hepsini son damlasına kadar kullanan ve günümüzde bunu yeni nesil dijital ve otonom teknolojilerle bütünleştirmekte olan bu hegemonya, 20. asır kolonyalizminin de Fransız İhtilali öncesi Klasik Batı Medeniyeti’nin de devamcısı değildir. Kolonyalizm, en azından Avrupa kolonyalizmi son nefesini 50 yıl önce, Portekiz’in Afrika’da “Denizaşırı Savaş”ı (Guerra do Ultramar) kaybetmesiyle verdi. Siyaset adamının, savaşçının, ideologun kolonyalizmi yerini bankacının, sanayicinin, kapitalistin menfaatlerine paralel bir küresel(ci) hegemonyaya bıraktı, ki bugün kendilerine derebeyi yakıştırması yapan teknoloji oligarkları da kulübe katılmaktalar. Bu bağlamda, 20. asrın ortalarında çoktan havlu atmış bir kolonyalizmin eleştirisi ve dekolonizasyon retoriği, 21. asrın ileri teknolojiyle melezlenmiş Amerikan-Yahudi siyasi hegemonyasını baltalamak adına en küçük bir etki uyandırmıyor. Uyanan tek etki, mezkur hegemonyaya karşı muaraza ve mukavemeti zorlaştıran son derece güçlü bir narkozun zihinlere pompalanmasından ibaret kalıyor. İmparatorluk olmaklığın çağıltısı damarlarda deveran eden kanı köpürtürken, küresel statükoyu tahkim eden bir retorik ile varılacak bir menzil, ufukta görünmüyor. En önemlisi, “muhafazakar” fıtratlı bir retoriğin devrimci fıtratlı İslamcılık lehine katkı sunması muhaldir.

Yorumlar kapatıldı.