
İslamcılık…Kimilerine göre muhal bir ütopya, kimileri içinse tutunulacak yegâne fikir. Fakat şurası açık ki resmi olarak İslami bir vasıf taşısın veya taşımasın bütün Müslüman ülkelerin siyasi ajandasında az ya da çok yer alan bir düşünce…Hatta belki de seküler resmi kimliğimize rağmen bu düşüncenin en çok yankı bulunduğu ülkelerden biri Türkiye. Türkiye’de İslamcılığın uzun bir serüveni var. Yaklaşık 150 yıllık bir serüven…Daha da ileri gideyim; bu memleket İslamcılık fikrinin doğum yeri. Fakat buna rağmen Türkiye’de İslamcıların referanslarının dışardan geldiğine dair yaygın bir tespit ve eleştiri söz konusu. Özellikle 1960’lardan itibaren ortaya çıkan İslami hareket için bu eleştiriler yapılıyor. Bunun izahı mümkün; 1870’lerde filizlenen ve nihayet II. Meşrutiyet döneminde ciddi bir olgunluğa erişen bu fikir, Cumhuriyet rejimi ile birlikte tasfiye ediliyor. Uzun bir tasfiye süreci ve nihayet İslamcılık damarının ana arterle irtibatı kesiliyor. Hareket yeniden ortaya çıktığında ise kendi hafızasından mahrum kaldığı için başka bir hafızayı ithale teşebbüs ediyor. Dolayısıyla o dönem için bunu makul bir hareket olarak kabul edebiliriz. Fakat bugün, Türkiye’de İslamcılığın neredeyse bütün ana metinlerinin ortaya konulduğu, mazisinin ihya edildiği bir ortamda kökü hâlâ dışarda aramak makul kabul edilebilir mi? Veya bunun ne gibi zararları olabilir? O zaman İslamcılığın Osmanlı tecrübesi üzerinde kısa bir yolculuğa çıkıp bu sorulara cevap arayalım.

Oryantalizmin Edward Said’in de ifade ettiği gibi sömürgeciliğin keşif kolu olarak ortaya çıkıp, nihayet 19.Yüzyılda iyice kurumsallaşmasından sonra ana söylemlerinden biri, İslam’ın geri ve terakkiye mâni bir din olduğu yönündeydi. Bu söylem esasında İslam âlemini sömürgeleştirmenin meşru zeminini temin etmekten öte bir anlam ifade etmiyordu. “Irak’a, Afganistan’a, Filistin’e demokrasi getireceğiz” söyleminin prototipini teşkil ediyordu. Doğrudan İslam’ı ve Müslümanları hedef alan ve zihinlerde bir ön kabule dönüşen bu düşünceye karşı ilk aksülamel Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin üyelerinden geldi. Böyle olması da beklenirdi. Zira İslam âleminde Batı’nın revizyonist söylem ve emellerine fikri sahada karşı koyabilecek ilmi müktesebata ve dini asabiyete sahip aydın grubu içerisinde Osmanlı aydını, biricik konuma sahipti. Namık Kemal ve Ziya Paşa başta olmak üzere birçok Osmanlı aydını Oryantalizmin yıkıcı ve tahkir edici tavrına, “İttihad-ı İslam” şeklinde formalize ettikleri fikirle karşı koydu. İslamcılığın prototipi olan İttihad-ı İslam, bütün Müslümanları tek bir bayrak altında toplamaya matuf bir gayeden ziyade onları esaretten kurtarmayı, aralarında fikir alışverişini temin etmeyi, ilmi sahada geliştirmeyi hedefleyen ve İslam’ın terakkiye mâni bir din olduğu tezini reddeden bir siyasi düşünce idi. Osmanlı hilafetinin sancaktarlığı altında İslam’ı merkeze koyarak esaretten kurtuluşu ve terakkiyi hedefleyen bu fikir, bir zaruret icabı ortaya çıkmıştı. Kısa bir müddet sonra ise İslamcılık siyaseti, Sultan Abdülhamid döneminin resmî ideoloji hâline geldi. Uzun bir müddet saray eliyle ve dar bir kadroyla idare edildikten sonra nihayet II. Meşrutiyet döneminde hür bir zeminde ve kamuya açık şekilde tartışılan olgun bir fikir haline geldi. Burada bize ayrılan alan İslamcılık fikrinin Yeni Osmanlılar döneminden Cumhuriyet’e kadar olan tekamülünü teferruatıyla izah için yeterli değildir. Ancak ana metinlerde inceleme yapanlar göreceklerdir ki Türkiye’de doğan İslamcılığın zaman zaman problemli gibi algılanan yanlarına rağmen temelde Osmanlı ve İslam âlemini ayakta tutmaya matuf bir gayesi vardı. İslamcılar arasındaki niyet farklarına rağmen en azından yerli bir İslamcılık tasavvuruna dair sağlam referansları dışarıya müracaat etmeksizin burada bulmak mümkündür. Peki durum böyle iken İslamcılığın referanslarını dışarda aramak ne gibi sonuçlar doğurabilir? Bu sorunun cevabını bulmak için ise şimdi alternatif İslamcılık serüvenlerinden birini inceleyelim. Yeni Osmanlı-Sultan Abdülhamid-II. Meşrutiyet bizim ana arterimizdi. Bununla birlikte İslamcılık düşüncesinin kökenlerini Osmanlı tecrübesi dışında arayan başka yaklaşımlar da mevcuttur. Sözgelimi Cemalettin Afganî-Muhammed Abduh-Reşit Rıza arteri ciddi bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır.

Birçok tarihçi ve fikir adamı İslamcılığın Türkiye’de doğduğu tezine karşı bu hareketin fikri temellerinin Cemalettin Afganî tarafından atıldığını iddia etmektedir. Afgânî, hareketli yaşantısı ve anlaşılması güç görüş ve davranışlarıyla İslam dünyasında her zaman tartışma konusu olmuştur. Doğum yeri, milliyeti ve mezhebi üzerindeki tartışmalar hâlâ devam etmektedir. Ancak asıl tartışılması gereken konulardan biri de gerçekte doğru bir İslamcılık tasavvurunu ne ölçüde temsil ettiğidir. Yakın zamanda Ernest Renan’ın 1883’te verdiği “İslamiyet ve Bilim” adlı konferansında İslam aleyhine sarf ettiği sözlere karşı dönemin Müslüman aydınlarının öne sürdükleri itirazlar yeniden gündeme geldi. Kanaatimce bu tartışmada Afgani’nin sarfettiği görüşler onun İslamcılık tasavvurunu anlamak açısından büyük önem arz ediyor. Tabi bu tek başına hüküm vermek için yeterli değil. Ancak eldeki bazı bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde ortaya Afganî ile ilgili daha sarih bir tablo çıkıyor. Namık Kemal’in Renan tarafından ileri sürülen “İslam terakkiye manidir” görüşüne toptan karşı çıkıp itirazını ilmi delillerle ortaya koymasına karşın Afganî’nin aynı mesele karşısında takındığı tavır büyük ölçüde Batı tarafından İslam için öne sürülen hezeyanları tasdik etmek istikametindeydi. Ancak ne gariptir ki Batı ile barışık bir görüntü arz etmesine rağmen Afganî, “El-Cinsiyye ve’d Diyanetu’l-İslamiye” adlı eserinde radikal bir Pan-İslamizm tasavvurundan bahsetmekte ve hatta bu doğrultuda Sultan Abdülhamid’e gönderdiği mektubunda açıkça İslam âlemini sömürgeci güçlere karşı ayaklandırmak gibi aşırı görüşler ileri sürmekteydi. Ancak Sultan, Afganî’nin bu görüşlerini her zaman için şüpheyle karşıladı. Dahası istihbarat teşkilatı vasıtasıyla Afganî’nin İngiliz casusu olduğunu ve İngiliz himayesinde bir Arap hilafeti kurma teşebbüsünde bulunduğu bilgisini edindi. (Bkz. BOA, Y.PRK.ZB. 9-44. H-28-04-1309) Bu durumda Afganî’nin Sultan’a gönderdiği söz konusu mektup, onun tepkilerini ölçmek konusunda İngilizlere veri sunmaktan başka ne anlam ifade ediyordu? Afganî’ni takipçilerinden olan Abduh’un da Arap hilafeti kurma tasavvuru mevsuk ve Reşid Rıza’nın da açıkça Birinci Dünya Harbi’nde İngilizlerin gemisine binerek Arap İsyanını desteklediği malumken nasıl olurda Afgâni-Abduh-Rıza arteri Türkün İslamcılık fikri için referansı olabilir? Zayıf da olsa ayakta ve hür olan Osmanlı Devleti’nin desteklemek varken onu yıkmaya teşebbüs etmek nasıl olur da İslamcılık ve ittihat fikirleriyle telif olunabilir?
O halde bugün İslam âleminin liderliğine soyunan Türkün, İslamcılık tasavvuru kendi öz referanslarına dayanmalıdır. Ya da en azından bu geniş külliyat içinde kendine sağlam referanslar arayıp bulmalıdır. Membaı kirli olan nehirlerin bulanık sularında yıkanmanın ne gibi hastalıklara sebebiyet vereceğini kestiremeyiz. Burada Türklerden başka İslamcılık fikri üzerine üreten/düşünen Müslüman kardeşlerimizin fikirlerine kulaklarımızı kapatmak gibi bir taassubu kastetmiyorum. Tam tersine olabildiğince Müslüman kardeşlerimizle irtibat halinde kalalım, kardeşliğimizi ihya edelim. Ancak odak noktamız temelde bu vatan ve onun öz kaynakları olsun. Bizim bazı üçüncü dünya ülkeleri aydınları gibi sözde her fikri ihata eden entelektüel bir atalete bürünme lüksümüz yok. Eğer bu vatanı, İslamcılığın ve İslam âleminin merkezi gücü olarak addediyorsak, İslam âlemine Türkün entelektüel ataleti değil, asabiyeti (İbn Halduncu bağlamda) lazım. …



Yorumlar kapatıldı.